D E N
(DENLİ – DENSİZ )
TABULARA, TALANA, YALANA
BALTA

BU SİTE; DİNÎ, EDEBÎ, FELSEFÎ, SİYASÎ,
DEMOKRAT, LAİK, MADDECİ ve
EZBER BOZAN
BİR SİTEDİR
+
ŞEERİATÇILIĞA, IRKÇILIĞA, SÖMÜRÜYE HAYIR!..
+
Sorumlusu: Av. Hayri BALTA
E-POSTA Adresİ: HAYRİ@BİLGEBALTA.COM
Site adresi: WWW.BİLGEBALTA.COM
+
EKSPRES
İÇİNDEKİLER
1. Mutfakta Büyük Bir Kazan/Kazanda Küçük Bir Sıçan
2. Bilinen Hayri Balta Nasıl Oldu da Oldu Bilge Balta
3. “Vatan Sağ olsun!”/Olsun Ama, Vatandaşın Da/Karnı Doysun Yüzü Gülsün...
4. Eskiden Kar Yağdığında Böyle Olurdu/Şimdi, Ilımlı İslam Oldu da Böyle Oldu
5. Doktor Ve Oduncu
6. “Ulan Terbiyesiz, Ananı Al Git!”/Kalmış Demediği Bir İt Oğlu İt!
7. Kim “Devlet Sırrı!” Derse, Kalır Suçu Kesesine/Mahkeme Bile Gidemez Belirtilen Adrese
8. Bir Anı Ve Bir Yazı/Size Bu Tür Yazılar Da Sunacağım Bazı Bazı
9. “Katran Kaynamakla Olur Mu Şeker/Cinsi Bozuk Olan Cinsine Çeker…”
10. Hiç Yakışmaz Yaşar Hoca Bunlar Sana/“… mı Cemaat, İmam … sa?”
11. “Kadının Saçı Uzun Aklı Kısa Mıdır?”/Bu Saygısızlık Kadına Nasıl Yapılır?
12. “Haşlanmış Tavuk, Izgara Köfte Yeyiniz!” Diyor/Neyle, Nerden Alıp Yeyecek Onu Söylemiyor
13. Tuz Kokmak Üzeredir/Yargıçlara, Savcılara/En Az Milletvekillerinin Aldıkları Kadar/Maaş Verilmelidir.
14. Desene Ki Ölmüşüz De Haberimiz Yok/Test’e Göre Ölmek İçin Nedenimiz Çok
15. Odaya Girmiş Bir Arı Çıkmak İstiyor/Çıkmak İstedikçe, Küt! Küt! Cama Tosluyor
16. “Telgrafın Tellerine, Kuşlar Mı Konar?/İnsan Sevdiğine Canım, Böyle Mi Yanar?”
17. Girmişiz Derin Girdap’a Uluscak/Ulus Bu Girdap’tan Nasıl Çıkacak
18. Sadrazam Hamamda
19. Sen Çok Yaşa Ey mi Erbakan Hoca/Eyi Kıyak Yaptı Çıraklar Sana
20. Hele Bir Telefon Edin İmama/Bir Saniye Geç Başlar mı Namaza
21. Her Boyayı Boyadık da Fıstığı Yeşil Kaldı/Balta’ya Görev Verilecekti Aklı Eksik Olsaydı
22. Bilinmelidir ki Medya Dördüncü Kuvvettir/Medyayla Zıtlaşan Hükümet Göçmüş Demektir
23. Düşünmeden Konuşursan Bin Kere Düşünürsün/Düşünerek Konuşursan Bir Kere Düşünürsün
24. İşte Hepimize Tam Bir Sözlük/Oy Verene Göre Tam Bir Gözlük
25. İstiklal Marşı’na Hakaret Edilmemiştir/Tersine İstiklal Marşımız Yüceltilmiştir
26. Bu Yargılamalar Var da Bize/Neden Yok Milletvekillerine
27. Kimse Telaşa Falan Kapılmamaktadır/Yazarlar Kayıkçı Kavgası Yapmaktadır
28. Zekeriya Beyaz’ın “Var’a Yok!” Deme Hakkı Var/“Yok Yahu! Var!” Dersem Niçin Keyiflere Verir Zarar
29. Burası İstanbul Halkalı/Çağdaşlık Böyle mi Olmalı
30. Bütün Gazeteler Yazıyor/Yağmur Değil Çete Yağıyor
31. Şimdi Okuduğumuz İstiklal Marşı/Yeniden Yazılsa Nasıl Yazılırdı
32. Sen Çok Yaşa, Özkök Paşa
33. Anayasa Üstünde Gizli Anayasa sözü Olan Varsa Hemen Çıksın Ortaya
34. Bilge Sorularına Bilgece Yanıtlar/Bakalım Nasıl Karşılayacak Okurlar
35. Hedef: Ilımlı İslam’dır/Gerisi Tümden Yalandır
36. Ulemaya Danışırsak Böyle Olacak/Avrupa Birliğine Nasıl Girilecek
37. Laik Türkiye Cumhuriyeti mi?/Yoksa Hurafe Örgütlenmesi mi?
38. Liseli Gençlere Neler Oluyor?/Gençler Niçin Birbirini Vuruyor?
39. Liselere Laiklik Karşıtı Kitap/Laiklik İlkesi Düşmüş Kalmış Bitap
40. Ceza Ehliyeti Yok Denmişti/Şimdi Oldu İslam Ermişi (1)
41. Bu Tür Kafalar/Kafa Karıştırırlar (2)
42. Farkında Değilmişiz/Yok’u Var Görürmüşüz (3)
43. Dalmış Gitmiş Şu Bizim Hökkeş Usta/Çiçek Açan Zerdali Ağacına
44. Sözleşmeye Bakın Sözleşmeye/Yazıklar Olsun Böyle Erkeğe
45. Bir İnsan Köpekleşince/Köpeklik Yapar Keyfince
46. Masonluk
47. Yine Masonluk
48. İçindeyiz
49. Yıkın Heykellerimi
50. “Ucunda Yaşardık Mavilerin”/Şairi de Çok Gaziantep’in
51. Papaz Yine Karıştı Bacak Arasına/Hiç Çıkmadı Zaten Gözü Körolasıca
52. Merhaba
53. Al Gavur Ağa Pabucunu Ben Yalınayak da Gezerim/AB’ye Nasıl Girerim Çiğnenirse Bayrağım, Şerefim
54. Ah! Cahil Miyim, Echel Miyim?/Yoksa Cehl-İ Mürekkep Miyim?
55. Yazın
56. Dost!
57. Eşlerim Eş! - Lebbeyş!/Hayvanları Koruma Günü Ne Zaman/Kutlanır?
58. Arif Olan Anlar (1)
59. “Âmin” Diyecek Dua Söyleyin/Sonra da Benden “Âmin!” Dinleyin
60. “Laik Devlet Dinsiz Devlet” Denir mi?/Laik Devlet Dinle İlgilenir mi?
61. Harika Çocuklar
62. Macbethın Cadıları ( Akıl Oyunları)
63. İki Yazardan Muhakkak Okunması Gereken İki Yazı
64. Medeniyetler Çatışması Asıl İçimizde
65. İHA
66. Ölülerle Değil/Dirilerle Uğraşın
67. İlyas Suran Gaziantepli Bir Ergindir/Hem Ediptir, Hem Müzisyen, Hem de Derindir
68. Türklere Gerekse Din/İşte Şeyh Bedrettin
69. Her Olayda Tarihe Not Düşeriz/Not Düştükçe Ölür Ölür Gideriz
70. Yenimahalle’m
71. Saldırı Kime Yapılmıştır?
72. Teknikteki Gelişme/Dilimizde Kirlenme
73. Gaziantep’te Vardır Onlarca Şair/Bunlardan Birine Ahmet Ayaz Denir
74. Aldatan, Alçaltan, Suçlayan/Denir Bunlara Dinde Şeytan
75. Yol Gösterin Şaşkına/Vatan Millet Aşkına
76. Bu Acele Neden/Şeriat Gelmeden
77. Bilgisizliğin Hızı
78. Üç Ay Hapis Yatmanı Başımıza Kalkma/Onlarca Yıl Hapis Yatanları Unutma
79. Birbirinden İlginç Dini Akım Ve Tarikatlar/Bu Akıldanelerin Türkiye’de de Taraftarı Var.
80. Komünist Bozuntusu
81. Devlet Çökertilemez./Devlet Küçültülemez
82. Batıya Özenirsek/Sonuç: Eriyip Gitmek
83. Politika Güç Arzusudur!
84. Atatürk’ün En Son Mesajı/Bırakın Şu Yalan Mesajı
85. Taşı Gediğine Koyanlar
86. Vardır Parada Bir Yazı Bir Tura/İşte Size Ülkedeki Manzara
87. İster Bilsinler İster Bilmesinler Bizi/İnsan Bilirse Yeter Kendi Kendisini
88. Bilgelik, Din ve Takiye Üstüne /Kim Düşünür Dünyada Bu Şekilde
89. Yaşamın Amacı Huzur mu, Mutluluk mu?/Huzuru Bulamayan Hiç Mutlu Olur mu?
90. Atatürk’ün Son Mesajı Yalandır/Laikliğe Sıkı Sarılmalıdır
91. Atatürk’ün Son Mesajı Uydurmadır/Ciddiye Alınırsa Yayılacaktır
92. “Babalar Gününde Babama!”/Teşekkür Ederim Kızıma
93. Okuyucularım, Okuyucularım Sayın Okuyucularım/ Babalarımıza “Seni Seviyorum!” Demeyi Unutmayalım…
94. Önce Dil Gider, Sonra Gelenek Görenek Gider/Daha Sonra Din de, Memleket de Elden Gider…
95. İcatlar Hakkında Süper Yorumlar/Düşünün Konuşun Demiş Atalar
96. Hey Amerika Amerika!/Bak Ne Diyor Basralı Ömer Sana
97. Hünkar Hacı Bektaş Veli Söylemiş/Bilge Balta da Yorumlar Eklemiş
98. Keçinin Kuyruğu/Hava Tahmin Raporu
99. Amerikalıya Uydu Aklını Ufo’ya Taktı/Gökten Düştü Diyerek Rus Bokunun Tadına Baktı
100. İnşallah la, Maşallahla, Dua İle Olsaydı/Dünyada Cana Derman Bir Tane Yoksul Kalmazdı
101. Atatürkçülük Nedir?
102. Atatürkçü Düşünce Derneği Nasıl Kuruldu?
103. Kum Tanesiyim Sevgilim
104. Batıya Batanlar
105. Görünen Köy Kılavuz İstemez/Terazi Bu Sıkleti Çekemez
106. Oy! Madımak Da Madımak/Hanı Yoktu Cana Kıymak
107. İnadına İnadına Atatürk/Sevecek Ata’yı Gün Geçtikçe Türk
108. Yaşayarak Öğrendik!
109. ABD'de Evrim Teorisi Kazandı/Evrimciler Akla ve Bilime İnandı
110. Maymuna Yasaklanmış Para Kullanmak/Para Kullanmaktan Bir de Biz Kurtulsak
111. Hostesi İzlerken
112. Arayıp Durduğun Şey Sendedir/Önce Kendini Bilmen Gerekir
113. Dikey Zina, Yatay Zina/Sonumuz Tımarhana
114. Bir Tek Ecevit mi Yazmalıydı
115. Teknolojiden Yararlanabilseydik/Bunları da Kırmızı Kart Gösterirdik
116. Bana Şerefsiz Deyen Şerefliye Bakın/Buna Allah’ın Kulu Demeyin Ha, Sakın
117. Okuyacaklarınız Mahkeme Tutanaklarıdır/Elli Dosyaya Eğilen Yargıç Elbette Şaşırır
117. Bilgelik Üzerine/Bir Hafta İzin Bize
118. Pir Sultan Silvanius mu/Yoksa Pir Sultan Abdal mı? (1)
119. Pir Sultan Silvanius mu/Yoksa Pir Sultan Abdal mı? (2)
120. İki Köpek, Ne Demek?
121. Dışardan Gazel/Okuruz Güzel Güzel
122. Amerika’da, Atatürkçü Bir Aydın Yaşar/Bu Büyük İnsanın Adı: Hüdai Yavalar
123. Asena’yı Dün Kovanlar/Ölünce Över Oldular
124. Batı Tarzı Yaşama Özenenlere
125. Burada İlginç Olan/Ramazan Hayrına Yapılan
126. Tam Bir Akıl Tutulması/Türklerin Kaybolmuş 600 Yılı
127. Dün Yaşanan Olaylardan Bugün Yaşanacakları Görmek/Olur mu Deve Kuşu Gibi Başımızı Kuma Gömmek
128. Bahar Çarpması
129. Sorunun İyisi de Olur Kötüsü Olur/Soru Nasıl Olursa, Yanıt Ona Göre Olur
130. Ben de Sizin Derim Ama Yakışmaz Kişiliğime
X
1. MUTFAKTA BÜYÜK BİR KAZAN
KAZANDA KÜÇÜK BİR SIÇAN
Dosta düşmana merhaba, benim düşmanım yok ya. Sözcük ola sayfa dola, kolay mı bu yaşta, bu hastalıklarla sayfa doldurma…
Olsun; bir hücremiz de sağ kalsa, teslim olmak yok kolayca…
Bu kaçıncı sıfırdan başlama. Kafada bilgi kalmıyor her sıfırdan başlamada.
Yazarım elli beş yıldır. Her yeni başlamada yazmak zordur.
Her sıfırdan başlamada gözlerimin önüne tis kazanına düşmüş sıçan gelir. Bilirim herkes; değil görmek, adından iğrenir; ama Bilge Balta, bir sıçandan yaşam savaşı öğrenir.
Bizde büyük kazanına tis kazanı denir. _is kazanı ile düğünlerde derneklerde yemek pişirilir.
Bir gün baktım mutfakta, tis kazanında düşmüş küçük bir sıçan… Durup dinlenmeden fırlayıp çıkmaya çabalar tis kazanından.
Tırmanır, tırmanır tam kazandan atlayacakken; çıkamaz, kayar ayakları düşer kazanın dibine yeniden…
Ayakları kaydıkça soluğu kazanın dibinde alır. Yorulur çıkıp inmekten, kazan dibinde soluk soluğa kalır…
Yaşam tatlıdır, yakalanmamalıdır. Ev sahibi ya da kedi gelmeden kaçıp kurtulmalıdır.
Yeniden, yeniden tırmanır yukarı doğru. Tam dışarı atlayacakken o et kırmızısı ayaklar tutunamaz kayar aşağı doğru…
İşte benim yaşamım da tam tis kazanına düşen sıçan gibi. Bir bakmışsın yükseltmişim trendi; bir bakmışsın, bulmuşum trendin dibini.
İnsanoğlu bu, başına olmadık işler gelir. Gelsin, her gelen yenilgiye direnmelidir.
Her olaydan ders almasını bilmeli insan; yaşam savaşında bir sıçandan aşağı kalmamalı insan.
BİLGE BALTA, 6.2.2006. Pazartesi
X
2. BİLİNEN HAYRİ BALTA NASIL OLDU DA OLDU BİLGE BALTA
Sayın okuyucularım, aklınıza şöyle bir soru gelebilir, hem de gelmelidir.
“Bu bizim Tabakhaneli Palta Mamet’in oğlu Palta Heyri değil mi? Bizim bildiğimiz bu Palta Heyri, otuz yedi yaşına değin ilkokulu mezunu, bir debbağ, bir kilimci kalfası değil miydi? Nasıl oldu da Bilgeliğe terfi etti.
Bu adam 25 yaşına değin sigara, içki içer, kahvelerde kağıt oynar, futbol sahalarında top peşinde gezer değil miydi?”
Evet öyleydi. İşte oralardan buralara geldi.
Bu Palta Heyri 25 yaşında “yeniden doğdu”, “ölmeden evvel öldü”. Bu yeniden doğuşunda, ölmeden evvel ölüşünde Dr. Emin Kılıç Kale’nin büyük rolü oldu.
Dr. Emin Kılıç Kale ne zaman olumsuz bir iş yapsa “Ulan utanmaz herif bu işi yapmaya utanmadın mı?” diyordu. Azar işitmemek için o da kendini (nefsini…) frenliyordu.
Dr. Emin Kılıç Kale, ilk derslerinden birinde ona sordu:
“Sigara içki içer misin?”
“İçerim!..”
“Peki sen hangi dindensin?”
“Müslüman’ım efendim!
“Ara sıra salavat da getirir misin?”
“Getiririm efendim!”
“Ulan sen ne utanmaz adamsın? Sigara kokan o pis ağzınla, o mübarek zatın adını nasıl ağzına alırsın?”
“…”
“Bir daha ağzına sigara alırsan, buraya giremezsin!”
Bu sözler üzerine bir daha ağzına sigara almadı. Almadı ama adı da dinsize, komüniste çıktı, toplumdan dışlandı…
Karşısında olumsuz iş yaptığı takdirde, “Ulan sen ne utanmaz adamsın?” deyen bir adam varken nasıl kötü iş yapardı. İşte o günden bu yana bu adam şeytanın kıçına parmak attı.
Bu olaydan sonra, dedi: "İşte benim hedefim.” İşte böyle başladı onun bilgelik serüveni benim bildiğim…
Sonra, olur; Yahudi'nin Hahamı, Batılıların (Alman, Amerikan, İngiliz vb…) Papa’sı, papazı, Arap’ın Mehdisi… Olsun dedi “Laik Türklerin de iyi kötü bir Bilgesi.”
33 yaşında Akşam Ortaokulu, 37 yaşında Akşam Lisesi, bir yıl da ÖSS’i, 42 yaşında Ankara Hukuk Fakültesi, 48 yaşında avukatlık stajı derken 49 yaşında oldu bir Ankara Barosu avukatı.
Elbette bu sürede başına olmadık işler geldi; açlık, yoksulluk, işsizlik çekti. Mahalle mahalle ev aradı, on ev değiştirdi. Hakaretlere, iftiralara uğradı, on işyerinden kovuldu, memleketten sürüldü. Bilge Balta bunların hepsine tevekkülle direndi. Bu arada da dört kız yetiştirdi, okutturdu, evlendirdi…
Tam deveyi düze çıkartmışken, nerdeymişsin bir miyokart kalp krizi geldi. “Sana yeni bir kalp gerek!” dendi. Yıllarca sırtüstü yattı yalnızca tavandaki sinekleri izledi. Ama yılmadı, yaşama direndi, Doktorların sözünü dinledi, ilaçlarını aldı, kendine geldi.
Şimdi vardır siz okuyuculardan bir isteği. Olursa Bilgeliğe aykırı bir yazısı, sözü, eylemi, hemen eleştirin kendisini. İşte yazılı yukarıda adresi…
Bu günlük de bu kadar der, çünkü kalmadı yer…
Bilge Balta, 7.2.2006. Salı
X
3. “VATAN SAĞOLSUN!”/OLSUN AMA, VATANDAŞIN DA
KARNI DOYSUN YÜZÜ GÜLSÜN...
17.1.2006 gazetelerin tümü; Genel Kurmay Başkanlığı Genel Sekreterliğinin açıklamasını yayınlıyordu. Açıklamada aynen şöyle deniyordu:
"Kontrgerilla", "Gladio", "Derin Devlet" gibi kavramların, son günlerde Özel Harp Teşkilatı'yla irtibatlandırılması gayretlerinin arttığının dikkati çektiği belirtilerek, bu gibi suçlayıcı ve amacını aşmış yazı ve yorumların bu birime zarar verdiği bildirildi.”
Açıklamada; "Kontrgerilla", "Gladio", "Derin Devlet" gibi kavramların, Özel Harp Teşkilatı'yla irtibatlandırılması”ndan yakınılıyor ve bunun Özel Harp Teşkilatına zarar verildiği belirtiliyor ama "Kontrgerilla", "Gladio", "Derin Devlet" yok denmiyor.
Yine bu açıklamadan anlıyoruz ki Özel Harp Teşkilatı "27 Eylül 1952 tarihinde 17 Sayılı ve Milli Savunma Yüksek Kurulu (Başbakan ve ilgili bakanların imzalarıyla) kurulmuş…” Demek ki adı geçen teşkilat 53 yıldır faaliyette.
Yaşadığımız ve tanık olduğumuz birçok olay var. Bunları görmezden gelemeyiz. Olayların başlangıcı 6-7 Eylül 1955 yıllarına dayanır. Atatürk’ün Selanik'teki evinin bombalanması üzerine bu tarihlerde İstanbul yağmalandı. Sonradan öğrendik ki; Atatürk’ün evini bombalayanlar derin devletin adamları…
Sonra 27 Mayıs 1960 müdahalesi oldu. Getirilen özgürlükler halkımıza çok görüldü. Bilinen gençlik olayları tırmandırıldı. “İt’i kurda kırdırıyoruz!” düşüncesiyle gençler birbirine düşürüldü. Ziyafetler verildi, içkiler içildi.
Siyasi cinayetler aldı başını gitti. Sağın seçkinleri de solun seçkinleri de kim vurduya gitti. Bunlardan beşi: Milliyet Gazetesi Başyazar Abdi İpekçi, Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul, Ankara Savcısı Doğan Öz, MHP’den Bakan Gün Sazak ve Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu idi. Yerim yok ki sayayım diğerlerini…
Arkasından yine tanık olduğumuz l6 Mart Beyazıt Öğrenci katliamı yaşandı. Bu konuda tanıklığına başvurulan eski içişleri bakanı Hasan Fehmi Güneş mahkemede: “Devlet sırrıdır, bildiklerimi söyleyemem.” demekle yetindi. “Ben senin Devletinin sırrına kurban olayım (!)” êmi…
Çok geçmeden; Çorum, Malatya, Sivas, Kahramanmaraş katliamlarını yaşadık. Abdullah Çatlılarla, Alaaddin Çakıcılarla, Haluk Kırcılarla, Oral Çeliklerle, Ferhat Tüysüzlerle, Veli Oduncularla karşılaştık.
Bunların çoğunun yeşil pasaportlarla yurt dışına çıktıklarını ve devletçe korunduklarını gördük.
İdam cezaları yargıtayca onaylananların idamlardan kurtarıldıklarını gördük.
Bu olaylara teşhisi doğru koyan Ankara Savcısı Doğan Öz ve Adana Emniyet Müdürü Doğan Yurdakul ise arka arkaya öldürüldü. Devlet kendi savcısının, emniyet müdürünün katillerini bile yakalayıp cezalandıramadı. Öyle ki Siyasal Bilgiler Fakültesinde okuyan bir paşanın oğlu olan Hakan Yurdakuler öldürüldü. Hakan Yurdakuler’in babası olan emekli paşa; öldüren kişinin adı sanı bilindiği halde bu güne değin katili yakalatamadı.
Bütün bunlara karşın Süleyman Demirel adında bir Başbakan “Bana sağcılar suç işliyor!” dedirtemezsiniz demekten çekinmedi. Tansu Çiller adında bir Başbakanımız bu olayları yaratanları: “Devlet için kurşun atan da, kurşun yiyen de kahramandır!” diyerek vatandaşa kurşun atanları; hem akladı, hem de sahiplendi.
Devletin bize verdiği görevler yerine getirmek için bin operasyon yaptık diyenler bu güne değin aklanmadı (Ben sizin Devletinize kurban olayım(!).
Bu olaylarda baş aktör olarak görev alanların birçoğunun milletvekili olduğunu gördük. Şimdi bu kişileri emekli milletvekili olarak 3.200 YTL tutarında emekli maaşı alıyorlar. Özetlersek hizmetlerinin karşılığını görüyorlar. Oh ne güzel hem bizi kurşunlasınlar hem de vergilerimizden emekli maaşı alsınlar.
Geçtiğimiz günlerde, Hürriyet’te, Kemal Yamak Paşamız; Özel Harp Dairesi’nin Nato tarafından kurulduğunu ve giderlerinin Nato tarafından karşılandığını açıkladı . Nato örgütü kapitalist dünya tarafından kurulan bir örgüttü ve amacı halk iktidarını önlemekti.
Panama Kanalı’nda Pentagon generallerine bağlı olarak çalışan askeri nitelikte Anti gerilla okulu yanında merkezi Washington’da bulunan “Uluslar arası Polis akademisi NATO ülkelerinde sivil haber alma örgütlerine uzman yetiştiriyorlarmış. Bu iki kuruluş da CIA’ya bağlıymış… (Bk. 1.Şubat.2006 tarihli Cumhuriyet).
Biz Hak’tan, halktan, emekten yana solcu aydınlara “kökü dışarıda” diyerek basıyorlardı kurşunu. Elbette bu arada sağcılara da basıyorlardı kurşunu ve atıyorlardı solcularının üzerine suçu. Şimdi şimdi anlaşılıyor kimin kökü dışarıda imiş, nerelere uzanıyormuş kökün ucu…
Yaptıkları bir işe yarasaydı eğer… Amaçları başka imiş meğer. Sonunda , ülkemizi getirip banka hortumcularına, komisyonculara, rüşvetçilere, mafya babalarına teslim ettiler. Kamu İktisadî Kuruluşlarını özelleştirdiler...
Bu gün büyük kentlerimizin sokaklarında binlerce sokak çocukları yaşamakta. Bali ile tinerle kafayı bulmakta; kafayı bulunca da kapkaççılık yapmakta. İstediğini vermeyeni bıçaklayıp öldürmekte…
Bu gün iki milyar geliri olmayan açlık sınırında, 700 milyar geliri olmayan yoksulluk sınırında. Bu demek oluyor ki halkımızın % 40’ı yoksulluk sınırında, % 20’si açlık sınırında. Övünsünler övünsünler bizleri kurşunlayanlar, bu ayıp da kendilerine yeter. Memleketin bu acınacak durumunu gözler önüne sermeyen gazeteciler "vatanseveriz(!) diye övünsünler.
10 milyona yakın işsiz erkek kahvelerde kağıt oynamakta. 27 bin genç kadınımız ise, fahişelik belgesi almak için İstanbul, Ankara, Adana gibi illerimizde sıra beklemekte (Bk. 17.1.2006 tarihli Öncü).
Rüşvete yanaşmayan memurların büyük çoğunluğu çalışma saati dışında özel iş yaparak para kazanmakta. Emekliler emekli maaşı ile geçinemediğinden sızlanmakta. Memleketin ekonomik kuruluşları özelleştirme adı altında eşe dosta peşkeş çekilmekte…
Bizim onlarla ilgimiz yok deyen “Özel Harp Teşkilatı” komutanları; 53 yıllıdır faaliyette bulunan "Kontrgerilla", "Gladio", "Derin Devlet” gibilerin eylemlerini önleyememişse varlığı neye yarar?
Adı; ister "Kontrgerilla", ister "Gladio", İster "Derin Devlet"; ne olursa olsun, bunlar yarattıkları sonuçla istedikleri kadar övünebilirler.
“Vatan sağ olsun!” olsun ama bu vatanda yaşayan halkın da karnı doysun, yüzü gülsün.
Büyük çoğunluk; açlık, yoksulluk sınırında yaşamasın… Gençlerimiz işiz kalmasın; genç kadınlarımız-kızlarımız ise geçinebilmek için fahişelik vesikası almak için Emniyet Müdürlüğü kapısında kuyruğa girmesin.
Millet; katillerle, suikastçılarla, anti sosyal kişiliği olanlarla gurur duyacağına, karnı doyan, yüzü gülen memur, işçi, esnaf vatandaşları ile gurur duysun!.. Halkımıza huzuru, mutluluğu, refahı çok görenler yaptıkları ile övünsün (!)
Vatan, karnı doymuş, yüzü gülmüş vatandaşların sırtında yaşar. Vatandaşları açlık sınırında, yoksulluk sınırında yaşayan vatan neye yarar?
Bilge Balta, 9.2.2006. Perşembe
X
4. ESKİDEN KAR YAĞDIĞINDA BÖYLE OLURDU
ŞİMDİ, ILIMLI İSLAM OLDU DA BÖYLE OLDU
Eskiden pazarcılar hava bozunca, kar yağmaya başlayınca, tezgahtaki mallarını bir an önce satıp kaçmak için fiyatları düşürerek: “Kar yağdı da böyle oldu!” bağırmaya başlarlardı
Şimdi ben de memleketimizde yaşanan yolsuzlukları, usulsüzlükleri yüzsüzlükleri görünce: “İslam ılımlı oldu da böyle oldu!” bağırmaya başladım
Bilindiği gibi Gerçek İslam’da şöyle bir ilke vardı: “Komşusu açken tok yatan bizden değil!” diye haykırırlardı. Böylece İslam’da bulunan yardım (İnfak, ihtiyacından fazlasını dağıtmak…) kurumunu hatırlatırlardı.
Gerçek İslam’da şöyle bir uygulama var ki çok önemli idi. Bu sözler halk arasında söylenirdi. “Yalancı Allah’ın en büyük düşmanı…” Şimdi doğruyu söylemek aptalın harcı.
Gerçek İslam’da hepsinin saçı sakalı, bıyığı vardı. Şimdi saç, sakal, bıyık da nadasa kaldı.
Gerçek İslam’da yöneticiler özel işlerini görürken kendisine ait mumu yakarmış; kamu işleri yapmaya başlayınca da kendi mumunu söndürür hazinenin mumunu yakarmış. Böylece tüyü bitmedik yetim hakkını korurlarmış.
Gerçek İslam’da hiç kimse de hazinenin bir kuruşunu tırtıklamaya cesaret edemezmiş. Yalan söylemezmiş, haram yemezmiş… Komşusu açken kendisi tok yatmazmış, elindekini avucundakini yakınları ile paylaşırmış, servetinin hesabını da istenildiği zaman kuruşu kuruşuna verirmiş.
Ama İslam ılımlı olunca işin şekli değişti. Kimi Başbakan servetini anasının yastığı altında bulunan çıkınla açıkladı. Kimi başbakanımız ise servetini, çocuklarının düğününde takılan takılardan olduğunu anlattı. Hele bir başbakanımız daha var ki kendi beyanı ile l50 kilo altını vardı; yüz elli kilo altını varken hazinenin partisine verdiği parayı iade etmeyerek partili arkadaşlarıyla paylaştı.
Yalan konusuna gelince o da başka bir fenomen. Bizim ılımlı İslamcılar iktidara gelirken: “İlk işimiz dokunulmazlıkları kaldırmak olacak!” diyordu. İktidara gelince unutuldu. Kendilerine hatırlatılınca da “Herkesin dokunulmazlığı kalkmadan bizimki niçin kalkmalı?” diyordu.
Bu örnekler yeter Gerçek İslam’dan nasıl saptıklarını göstermeye. Bu gün dokunulmazlık arkasına sığınan 78’e yakın milletvekili var Mecliste. Bir örnek vermek gerekirse: Vergi kaçakçılığı ve yolsuzluğundan, evrakta sahtekarlıktan, kendisi için af yasası çıkarandan, nitelikli zimmetten, rüşvetten zanlı milletvekilleri var bu gün Büyük Mecliste.
Hele şöyle bir uygulama ile karşılaştık ki Gines rekorlar kitabına adaydı. İktidar partisinin (AKP)’nin iki bakanının birbirine zıt uygulaması dudakları uçuklattı.
“Güldal Akşit’in bakanlığı döneminde Kadın Statüsü Genel Müdürlüğü’nde daire başkanlığına getirilen Nurettin Özköse yeni bakan Nimet Çubukçu tarafından görevden alınarak memurluğa verildi. Yine aynı genel müdürlükte daire başkanlığına getirilen Nurcan Çetin’e de ‘bundan sonra sen de santral memurusun’ denildi (Günaydın. Saygı Öztürk. 2.2.2006)
Gerçek İslam zamanında böyle uygulamalarla karşılaşan halk sokaklara dökülürdü. Yolsuzluk, usulsüzlük yapanları hesap vermeye çağırırdı. Ilımlı İslam uygulamasında ise bu tür yolsuzluklara, usulsüzlüklere alışıldı.
Şimdi devir değişti gemisini yürüten kaptandır. Fırsat varken kesesini doldurmayan aptaldır
Eskiden bu tür uygulamalar karşısında: “İki kıçın yok ki birini yırtasın!” diye yakınırdı halk. Ilımlı İslam sayesinde sesini çıkaran bile yok elhak…
Pişkin pişkin gülüyorlar, “Dediğim dedik, çaldığım düdük!” diyorlar… Bunun adına da Ilımlı İslam diyorlar…
Bilge Balta, 10.2.2006. Cuma
x
5. DOKTOR ve ODUNCU
O tarihte gazeteler; “Karabük'te odunun tonu 67.250.- tl.den satılıyor…" diye yazıyordu.
Doktorluğa yeni başlamıştı. Çankaya'da, Kızılay'da muayenehane açacak parası olmadığı için de işyerini Gecekondu bölgesinde açmıştı. İki yıldan beri de çalışıyordu, tanınıyordu, geçiniyordu.
Kış yaklaşıyordu. Kömürü daha önce almıştı. Aklına odun takılıyordu. “Kar-kış, yağmur bastırmadan odunu içeri atsam!” diye düşünüyordu. Eşi ise kendisine takılıyordu, "Koskoca doktorsun, kaloriferli ev yerine sobalı evde oturuyorsun!..."
Doktorun aklına devamlı müşterilerinden Oduncu Reşo geldi. Oduncunun adı Reşit olmasına karşın herkes kendisine Reşo derdi. Reşo denmesi de kendisinin hoşuna giderdi.
Oduncu Reşo'nun; kendisini, eşini, yeni doğmuş bebeğini muayene etmişti, hastalıklarını gidermişti.
Reşo kendisini her gördüğünde eline sarılarak öpmeye kalkardı, duanın birini bırakır birini yapardı. Bunlardan cesaret alan doktor, Oduncu Reşo'nun kendisine kolaylık göstereceğini sandı.
Odunca Reşo; Doktorun geldiğini görünce gözleri ışıldadı. Hemen ayağa kalktı. Derme çatma yazıhanesinin önüne çıktı, iki büklüm olarak doktora bir temannah çaktı.
Yanında çalışan kamyoncular, odun kırıcılar, taşıyıcılar da kendisini taklit ettiler. Onlar da selama durdular. Doktor bundan gönendi. Oduncuya "Odun alacağını…” söyledi.
Oduncu Reşo: "Odun işi kolay. dedi.. Hele bir otur. Bir çayımı iç. Senin bu kadar iyiliğini gördüm. Sayende hayat buldum. İstediğin odun olsun. Bende odunun en iyisini bulursun.”
Doktor çayını yudumlarken “bir ton odunun kendisine kaça mal olacağını” sordu. Oduncu Reşo: "Senden para almasak da olur doktor beyim. Sen varken parayı neyleyeyim.”
Biraz düşündü: "Sen ki bizim aile doktorusun! Ardiyemdeki bütün odunlar sana helal olsun!"
Doktor ne diyeceğini şaşırmıştı. Oduncu Reşo'nun gösterdiği yakınlıktan hoşnut kalmıştı. İlk sözü: "Sen borcumuzu söyle Reşo. Bir ton odunu içeri kaça atarız?" oldu.
Oduncu Reşo, başladı art arda konuşmaya: "Sana tam tartarım bir. İyisinden veririm iki. Kurusundan veririm uç... Küçük küçük kırdırırım dört, evinin önüne boşalttırırım beş. İçeri taşıttırırım altı, odunları da dizdiririm yedi.”
Doktor, Oduncu Reşo’nun sözünü kesti, aşırı ilgiden işkillendi. "Sen borcumuzu söyle hele!" dedi.
Reşo saymaya başladı: "Senden bir ton odun için 110.000 lira alırım. 10 bine kırdırırım, 10 bine kamyonetle evin önüne yığdırırım, 10 bine içeri taşıtır dizdiririm!"
Doktor neye uğradığını şaşırmıştı. Yıllardır tedavisini yaptığı hastası Oduncu Reşo'nun kendisini kazıklamaya çalıştığını anlamıştı. Hiç sesini çıkarmadı. "Odun almaktan vazgeçiyorum." dedi ayağa kalktı.
Oduncu. Reşo doktorun arkasından bakıp söyleniyordu: “Sen beni, muayene edip, iki tıktık yapıp, bir reçete çiziktirip 20 bin lira isterken biz bir şey demeyiz, tık diye öderiz. Hanımı muayene edersin, yirmi bin liramı alırsın, bebeği muayene edersin, yirmi bin liramı alırsın; ama biz odun almaya gelince, istediğimiz parayı vermez kızırganırsın… Biz sana seslendik mi? Doktor bey bu para çok dedik mi…”
Ama yine de doktoru kaçırmak istemedi. Arkasından yetişti. Kolundan yapıştı, "Gel, dedi, sana yirmi binini lira ikram edeyim. Hepsi için 120 bin lira ver, yeter deyim!" deyince; doktorun, Oduncu Reşo'ya olan güveni gitmişti iyiden iyiye…
Doktor dönerek geriye. "Parasız da versen almam artık!" dedi. Hızlı adımlarla uzaklaştı gitti.
Aynı semtte hiç tanımadığı bir başka oduncuya: "Bir ton odunun kendisine kaça mal olacağını…” sordu. Hiç tanımadığı oduncu: "Abi, başında dur tartıyı kontrol et. İstediğin şekilde kırdır. Bir ton için 97 Bin lira. Evine taşıması için 5 bin lira. Evinin önünde kırdırması için 5 bin lira. İçeri taşıtıp dizdirmesi için de 5 bin lira olmak üzere toplam 112 bin liraya mal olur sana…."
Doktor, oduncudan odunu alırken, tarttırırken, kırdırırken, içeri taşıttırırken; “Oduncu Reşo, niçin bana böyle yaptı?” diye düşünüyordu. İşin içinden bir türlü çıkamıyordu. “Ben bu Oduncu Reşo’ya ne yaptım!”” diyordu…
(18 yıl önce yazılmış bir yazı… 21 Eylül 1988)
Bilge Balta. 13.2.2006. Pazartesi
x
6. “ULAN TERBİYESİZ, ANANI AL GİT!”
KALMIŞ DEMEDİĞİ BİR İT OĞLU İT!
Başından beri ben Başbakan’ı savunurum. “Cumhuriyet tarihinde ilk olarak halktan gelmiş bir başkan!” derim. Öyle ki çok da ileri giderim. “Demirel’e, Ecevit’e, Çiller’e, Mesut Yılmaz’a Erbakan’a bin basar!” derim. Bu sözlerim nedeniyle de çevremdekilerin tepkisini çekerim.
Çevremdekiler Başbakan’ımın yanlışlarını söylerler; ben de doğrularını sıralarım. “Yaptıklarından yalnız şu yeter, derim; bizi fiş kuyruğundan, doktor kuyruğundan, vezne kuyruğundan, eczane kuyruğundan kurtardı ya…. Bu bile yeter..” derim. AB’ye girme çabasını överim. Derin Devlet’e diklenmesini severim…
Çevremdekiler savlarını yineler; “Laikliğe aykırı söz ve davranışlarına, imam hatip dayatmasına, türban konusunda yarattığı krize, ard arda özelleştirmeler yapmasına, mal beyanını eksik göstermesine, YÖK’le, Cumhurbaşkanımız Sezer’le, Basınla çekişmesine ne deyeceksin!” diye beni terslerler.
Ayrıca beni şöyle de sıkıştırırlar. “Bir Başbakan sokaktaki bir yurttaş gibi, öfkelendiği birine “Al bu üç noktayı münasip bir yerine koy, der mi?” derler. Anlayacağınız Başbakan beni her zaman mahcup eder.
Bu gün ise aşağıdaki fotoğraflı haberi önüme koydular. “Hadi şimdi söyle bakalım ne söyleyeceksen!" dediler. Bu son hamlede benim iflahımı kestiler. Yani anlayacağınız beni yendiler.
PAZAR SOHBETİ
Erdoğan, Mersin'de "Anamızı ağlattınız be. Aşk olsun size aşk olsun... öldük bittik Sayın Başbakanım. Hangi yüzle geldin buraya?" diye bağırarak protesto eden Kemal Önel adlı çiftçiyi yanına çağırıp fena halde azarladı, iste o diyalog:
Başbakan: Böyle bağırılmaz ki, terbiyesizlik yapma.
Kemal öncel: Terbiyesizlik yapmıyorum. Lütfen hakaret etmeyin.
Başbakan: Artistlik yapma.
K.Ö.: Artistlik yapmıyorum, ben sanatçı değilim.
Başbakan: İyi bir sanatçısın.
K.Ö. : Tarım Bakan’ınızın Anayasa'yı ihlal ettiğini biliyor musunuz?
Başbakan: Lan terbiyesizlik yapma.
K.Ö.: Lan mı?
Başbakan: Evet
K.Ö.: Lan mı? Canın sağ olsun.
Başbakan: Şu an çiftçiye ne verildiğinin farkında mısın?
K.Ö. : Ne zaman?
Başbakan: Şimdi.
K.Ö.: Benim mahsulüm öldükten sonra mı? İki yıldır anamız ağlıyor.
Başbakan: Hadi ananı al git buradan.
(Önel korumalar uzaklaştırırken "Lan diye hitap etme. Ayıp be" diye söylendi.)
VATAN, 12.2.2006
Şimdi ben gerçekten sevdiğim, değer verdiğim, halktan biri hiç olmazsa dediğim Başbakanımızı savunamaz duruma geldim. Çünkü sokaktaki sıradan bir vatandaş bile, Başbakanımdan daha çok sahip diline.
Ya Başbakanım ne diyor: “Ulan terbiyesiz, ananı al git!” diyor. demediği bir it oğlu it! kalıyor.
Bir Başbakan’ın sokaktaki bir insan gibi argo, küfür diliyle konuşması iyiye alamet değil. Bu tür konuşmalar ruhsal bozukluğun belirtisidir..
Aman dikkat Başbakanım, argolu, küfürlü konuşma. Beni şu seni sevmeyenler karşısında zor durumda bırakma… Bilge Balta, 13.2.2006, Salı
X
7. KİM “DEVLET SIRRI!” DERSE, KALIR SUÇU KESESİNE
MAHKEME BİLE GİDEMEZ BELİRTİLEN ADRESE
Yazımızı uzatmadan kısa keseceğim. Konuyu 3 bölümde inceleyeceğim.
İşte birinci bölüm. Okuyalım, düşünelim: “Eski İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, Orgeneral Kemal Yamak Özel Harp Dairesi’nde olduğunu iddia ettiği CHP’lilerin isimlerini söylemezse kendisini iftiracı olarak ilan edeceğini belirtti. Birçok karanlık olayın üstünün örtüldüğünü söyleyen Hasan Fehmi Güneş, ‘Burada bir devlet kusuru olduğu bir gerçek. Artık bununla bir yüzleşmemiz, halkımızdan, toplumdan özür dilememiz gerekiyor.’ dedi (Cumhuriyet, 7 Şubat 2006).
Kim söylüyor bu sözleri Eski İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş. “Birçok karanlık olayın üstünün örtüldüğünü” söyleyen Hasan Fehmi Güneş “Burada bir devlet kusuru olduğu bir gerçek. Artık bununla bir yüzleşmemiz, halkımızdan, toplumdan özür dilememiz gerekiyor.”diyor…
Şimdi giriyoruz İkinci bölüme: Bir zaman şöyle yazmıştı gazete. 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi’nde sol görüşlü 100 kadar öğrencinin üzerine bomba atıldı. 7 öğrenci öldü. 47 öğrenci yaralandı. Olay anında kısa boylu bir genç, gençlerin üzerine bombayı atmış, 4 kişi de panik halinde kaçan öğrencilere ateş etmişti. Polis, gençlere ateş ettikten sonra kaçan bu saldırganların peşine düştü. O anda bir komiser muavini “Geri dönün” emrini verdi. Bu emir üzerine saldırganlar kaçıp kurtuldu. Saldırganlara “Geri dönün” emrini veren komiser muavini kim mi? Reşat Altay. Bu komiser muavini terfi etti. 18 yıl sonra müdür olarak, Terörle Mücadele Şubesinin başına geçti.
Öldürülen 7 öğrenci ile ilgili davada mahkeme başkanı zamanın İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’in bilgisine başvurma kararı aldı. Hasan Fehmi Güneş’e “Gel, bu konuda bildiklerini söyle!” dedi. Hasan Fehmi Güneş mahkemeye geldi. Ne dese beğenirsiniz: “Bu konu devlet sırrıdır. Bildiklerimi söyleyemem!”
Bu sözleri iki yıl kadar önceki duruşmada söyledi. Eğer gazeteler yalan yazmadı ise söyledikleri mahkeme tutanaklarında görülebilir. Şimdi Bilge Balta, böyle diyen bir kişiyi milletvekili gösteren bir partiye nasıl oy verebilir?
İşte bizim Hasan Fehmi Güneş’imiz, söylediklerini unutmuş olacak ki anılarını yazan Orgeneral Kemal Yamak’a efeleniyor: “Birçok karanlık olayın üstünün örtüldüğü, burada bir devlet kusuru olduğu bir gerçek. Artık bununla bir yüzleşmemiz, halkımızdan, toplumdan özür dilememiz gerekiyor.” diyor.
Evet Hasan Fehmi Güneş, önce sözünü ettiğin şu toplumla gel, sen yüzleş. Halkımızdan, toplumumuzdan özür dile, parayla değil ya özür dilemek, beleş…
Şimdi geliyoruz üçüncü bölüme: Peki şimdi bu Orgeneral Kemal Yamak Hasan Fehmi Güneş’e, aynen kendisinin mahkemede söylediği gibi: “Bildiklerim devlet sırrıdır. Özel Harp Dairesindeki CHP’lilerin adı nasıl verilir?” derse ne denebilir…
Ya İşte böyle Hasan Fehmi Güneş bey. Senin “Devlet sırrın” var da Orgeneral Kemal Yamak’ın “Devlet sırrı” olmaz mı?
İşin içine devlet sırrı girdi mi, bir çok gerçek yitti gitti. Tetikçiler hesap verdi, içeri girdi, yattı çıktı. Tetikçileri görevlendirenler ise Meclis Araştırma Komisyonuna gelip ifade bile vermedi.
Devlet insanın can ve mal güvenliğini sağlamak için vardır. Hangi devlet sırrı, insanın yaşama hakkı karşısında bile böylesine tabulaştırılır.
Gel benim Hasan Fehmi Güneş’im; hem de halkın partisinin milletvekili, CHP’li milletvekilim. Gel sen şu güzelim halktan özür dile de seninle ödeşelim.
Bu nasıl devlet ki KİM “DEVLET SIRRI!” DERSE, KALIR SUÇU KESESİNE. MAHKEME BİLE GİDEMEZ BELİRTİLEN ADRESE…”
İşte salt bu nedenle girmek istiyor halkımız Avrupa Birliği’ne. Sığınmak istiyor hukukun güvencesine…
Kara kara kazanlar, cennet yüzü görmesin, gerçeği karartanlar.
Bilge Balta, 15.2.2006. Çarşamba
X
8. BİR ANI VE BİR YAZI
SİZE BU TÜR YAZILAR DA SUNACAĞIM BAZI BAZI
Sevgili okuyucularım, 1969 yılında Yapı İşleri 9. Bölge Müdürlüğünde Personel Şefi olarak çalışırken yeğin (Gaziantep’te yêen derler…) vatanseverler; “Moskova casusu” diye gazetelerinde yayın yaparak beni işimden ettiler.
İşten atılınca Hükümet Konağı önünde dilekçecilik yapmaya başlamıştım.
CHP İl Başkanlığı, haksızlığa uğradığıma dayanamamış olacak ki “Gel şu seçimler bitene kadar bizde sekreter olarak çalış, eğer seçimi kazanırsak seni eski işine iade ederiz” dediler.
Böylece Abdurrahman Öngel’le birlikte, CHP İl Başkanlığında, o da ben de katiplik sekreterlik adı altında, ayak işlerine bakıyorduk. Her gün il binasını silip süpürerek temizliyorduk. Çay söylüyorduk, istedikleri kişileri çağırıp geliyorduk.
O zamanlar Av. Selahattin Çolakoğlu'nun büyüğü, senatör olan abisi, Kilis’te iki sayfalık bir gazete çıkarıyordu. Adı da Kent gazetesi idi. Bana öneride bulundu. “Elin kalem tutuyor. Ancak yazıların kısa olsun! Çünkü gazetemiz küçük boy ve iki sayfalık…” dedi. İşte ben de bu istek üzerine Kilis Kent gazetesinde 1969 seçimleri öncesi yazdım...
Ne var ki her zaman olduğu gibi CHP seçimleri kaybetti. Onlar gibi ben de hava aldım.
Biz yazma hastası olanlar bizler, yazmadığımız günü yaşanmamış sayarız. Çünkü “Yazmak yaşamaktır” bizim için; yazmak için üste para vermeye bile hazırız. Yazı yazdığımız için her türlü aşağılanmaya katlanırız. Ama uslanmayız, yazar da yazarız.
Dr. Emin Kılıç Kale ve öğrencileri tarafından kovulmamın bir tek nedeni var. “Yazma!” dediler, yazdım; onlar da beni kovdular. Varsa başka bir suçum işte gazete, söylesinler… İşte böyle medeni cesaretten yoksun kişiler; benim yüzümden, başlarına bir şey geleceğinden çekindiler.
Aşağıdaki yazım o günlerin havasını yansıtan bir yazıdır. Biliyorum kimini kızdırır, kimini sevindirir.
+
DÜNYAYA İADE
Fukaranın birisi yeni ölmüştü. Öbür dünyada, girişte, cennetlik mi cehennemlik mi olduğunu anlamak için ifadesini alıyorlardı. Sorgu meleği:
Nerelisin?
Gaziantepli.
Gaziantep'te bir Şehir Kulübü var. Hiç gittin 'mi?
Birine bakmak için gitmiştim.
Hayır orada oturup kebap yedin mi, rakı içtin mi, hoşça vakit geçirdin mi?
Hayır o bizim kârımız değil. O varlıkların yapacağı iştir. Memleket sahibi varlıklılarımızın…
Peki, sizin Gaziantep'te bir tane AS Kulüp var. Bu Kulüp'te ne yapılır gördün mü?
Yok. Nerede olduğunu bile bilmem. '
Harem Bar'da güzel kızlar, güzel okuyucular, kıvrak dansözler varmış. Orada felekten bir gün çaldın mı? Yani Harem Bar'da eğlendin mi?
Hayır, oraya çok çalışan(!) hortumcular, vurguncular, soyguncular gider. Ben kapıda mısır darısı pişirir satarım… İçeri girmek kısmet olmadı…
Tahsilin ne senin?
İlkokul.
Niçin daha fazla okumadın.
Ailemi geçindirmek için çalışmak zorunda kaldım, okulu bıraktım.
Sorgu melekleri birbirine bakıştılar ve:
- Sen gerektiği şekilde yaşayamamışsın. Yaşamadığın için seni öldü saymıyoruz. “Hadi bakalım geldiğin yere” dediler... ve fukarayı dünyaya iade ettiler...
16 Temmuz 1969, Kilis Kent gazetesi
Av. Bilge Balta. 16.2.2006. Perşembe
.X
9. “KATRAN KAYNAMAKLA OLUR MU ŞEKER
CİNSİ BOZUK OLAN CİNSİNE ÇEKER…”
Gaziantep’te bir söz vardır halk arasında sık sık söylenir. “Katran kaynama ile olur mu şeker/Cinsi bozuk olan cinsine çeker…” denir…
Aşağıdaki güzel şiiri Sirius topluluğundan Sibel Can adlı bir bayan göndermiş. Okudum, yineleyerek okudum, duygulandım, sevdim, beğendim, çok şey öğrendim. Okuduğunuz takdirde sizlerin de beğeneceğine inandım, bu nedenle köşeme aldım.
Görüldüğü gibi şiir “Her işin başı sensin; sen güzel, iyi, sevecen olduğun takdirde mutlu olursun!” demek istiyor.
Benim de içimden “Acaba öyle mi?” demek geliyor… Çünkü kendi yaşamımda kendime ve topluma nasıl direndiğim gözlerimin önüne geliyor
Şiirde ele alınan toplumdan soyutlanmış bir insan. Ama unutmayalım ki içinde bulunduğu toplum koşullarına göre oluşur insan.
Eğer bir insanın iş durumu, para durumu, sosyal durumu kötü olursa nasıl umutlanacak, nasıl mutlu olacak o insan.
Her şeyde başarılı olabilmemiz için öncelikle ekonomik sorunlardan kurtulmuş olmak gerek. Bir insanın mutluluğunu, geleceğe güvenini, kendisini geliştirip yetiştirmesini ekonomik durumu, içinde bulunduğu toplumsal koşullar belirler. Bu koşullar göz önüne alınmadan bütün peygamberler, filozoflar, veliler, şairler; insana, neden “Her şeyin başı sensin!” derler.
Örneğin din literatüründe insana “Nefsine hakim olması öğütlenir!” Ama insanın kendi nefsine hakim olması için bile içinde bulunduğu koşulların iyi olması gerekir. Aç insan, evsiz insan, işsiz insan, eğer yaşam güdüsü ağır basıyorsa, nasıl olur da kendini mutlu hissedebilir. İnsanın yaşam koşullarını düzeltmeden ondan olgunlaşmayı beklemek, mutlu olmasını istemek, bence biraz olmayacak duaya amin demek gibidir… İşin kolayına kaçmak gibidir.
Asıl önemlisi insanın yaratılışı kendini yenilemeye elverişli olmalıdır. Bir adamın genlerinde kötülük varsa nasıl iyi olabilir?
Her ne kadar den literatüründe “Allah, ölüden diri; diri’den ölü doğurmaya kadirdir!” denirse de bu da milyonda bir görülür…
Özetlersek kimseyi başarısız, mutsuz olduğu için ayıplamaya hakkımız yoktur. Onu başarısızlığa, mutsuzluğa iten nedenler çoktur…
Çünkü doğası elverişli değildir. İçinde bulunduğu koşullar yetersizdir. Halkımız da bu gerçeği “Katran kaynama ile olur mu şeker. Cinsi bozuk olan cinsine çeker…” diyerek dile getirmiştir.
+
( CAN BABA'DAN SEVGILERLE)
HERŞEY SENDE GİZLİ
Yerin seni çektiği kadar ağırsın/Kanatların çırpındığı kadar hafif../Kalbinin attığı kadar canlısın/Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç... /Sevdiklerin kadar iyisin/Nefret ettiklerin kadar kötü.. /Ne renk olursa olsun kaşın gözün/Karşındakinin gördüğüdür rengin.. /Yaşadıklarını kar sayma: /Yaşadığın kadar yakınsın sonuna…
Ne kadar yaşarsan yaşa, /Sevdiğin kadardır ömrün../Gülebildiğin kadar mutlusun /Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin /Sakın bitti sanma her şeyi..
Sevdiğin kadar sevileceksin. /Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği/değer Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın/Bir gün yalan söyleyeceksen eğer /Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret /Ve
sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın /Unutma yağmurun yağdığı kadar
ıslaksın /Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın /Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
/Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin…
İşte budur hayat!/İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın/Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün /Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun /Çiçek sulandığı kadar güzeldir /Kuşlar ötebildiği kadar sevimli /Bebek ağladığı kadar bebektir /Ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,/Sevdiğin kadar sevilirsin...
CAN YUCEL, Bilge Balta, 16.2.2006. Cuma…
x
10. HİÇ YAKIŞMAZ YAŞAR HOCA BUNLAR SANA
“… MI CEMAAT, İMAM … SA?”
İşte size bir bilmece, buldurmaca. Bakalım kim dolduracak boşlukları kolayca.
Koskoca Başbakan, muhalefet lideri Deniz Baykal’a, “Üç noktayı münasip yerine koysun!” derken, ayıp olmuyor da; “Eksik sözcükleri noktaların münasip yerine koyun!” dersem mi ayıp olacak bana…
Küçüklüğümde şu sözleri çok duyardım Müslüman büyüklerimden.: “İşçinin emeği; alnının teri kurumadan verilmeli hemen…”
Bir de “Kul hakkı Allah’ın hakkından önemli…” denirdi. Allah’ın hakkından önce insan hakkının yerine getirilmesi önerilirdi. Müslümanlık böyle bilinirdi, bu nedenle sevilirdi.
Neyse gelelim asıl konuya, yakıştıramadığım şudur Yaşar Hoca’ya…
Yaşar Hoca ki; hem hukukçu, hem ilahiyatçı, hem milletvekili, hem de Halkın Yükselişi Partisi’nin genel başkanı. Aşağıdaki gerçeklerin bilinmesinde vardır kamu yararı…
Biliyorsunuz bizim Hoca; Müslümanlık söz konusu olunca kimseyi beğenmez. Sanırsın ki kendisinden başka kimse Müslümanlığı bilmez….
Şimdi şu yaptığına bakalım. Bu yaptığını Müslümanlığa nasıl yakıştıralım.
Hocamız işçisine “Ben kul hakkı yemem, sigortanı yaptıracağım” diyor. Kendisini İslam alimi bilen zavallı yoksul işçisini 12 yıl oyalıyor. İşçisinin primini SSK’ya yatırmıyor.
Yaşar Nuri Öztürk'e Kaçak İşçi Cezası
“HYP liderinin çiftliğinde sigortasız çalıştırılıyorum” diyen işçisinin şikâyeti üzerine Öztürk'e para cezası kesildi
Halkın Yükselişi Partisi (HYP) lideri Yaşar Nuri Öztürk, Sapanca'daki çiftliğinde kaçak işçi çalıştırmaktan 22 bin YTL para cezasına çarptırıldı. Kırkpınar beldesi Rüstempaşa Mahalle-si'ndeki 8 dönümlük çiftlikte 6 yıldır sigortası yaptırılmadan çalıştırıldığını belirten 2 çocuk babası Zeki Hikmet, 4 ay önce SSK'ya başvurdu.
Şikâyet üzerine SSK Sigorta Teftiş Kurulu İstanbul 1 notu Grup Başkanlığı'ndan gelen iki müfettiş, 7 Aralık 2005'te düzenledikleri tutanakla Hikmet'in sigortasız çalıştığını rapor etti. SSK da tutanak üzerine Öztürk'e ilk etapta geriye dönük olarak 12 aylık idari para cezası kesecek. Ceza 100 bin YTL'ye çıkabilir
SSK yetkilileri, bu cezanın her ay için asgari ücretin üç katı olacağını, 2005 yılında asgari ücret 481 milyon lira olduğu için ilk etapta kesilecek cezanın vergilerle birlikte 22 bin YTL olacağını belirtti. Yetkililer, Hikmet'in çalıştığı süreyi kanıtlaması halinde geçmişe dönük hesaplamalarla Öztürk'ün 100 bin YTL’lik bir cezayla karşı karşıya kalabileceğini ifade etti. Öfkelenen Öztürk'ün, elektriğini ve suyunu kestirdiği çiftlikten çıkmasını istediği Hikmet, "Yaşar Nuri Hoca, “Ben kul hakkı yemem, sigortanı yaptıracağım' diyerek beni yıllarca oyaladı" dedi. ■ DHA (Milliyet, 11.2.2006)
+
Görüldüğü gibi İşçinin yakınması üzerine Hocamız Öfkeleniyor; işçisinin elektriğini, suyunu kesiyor. “Çiftliğimden çık!” diyor… Sorarım size, bu davranışın neresi Müslümanlığa denk geliyor
İlmin eylemine yansımıyorsa, ilmin boşa; imanın ameline yansımıyorsa, imanın boşa… Ağzınla kuş tutsan gitmez hoşa. Bir adam ne olursa olsun, ne derse desin, İslam’a yakışmayan bir iş yaparsa, hemen sırt dönülmeli ona.
Ben “işçinin yasal haklarına saygılı Müslüman’ı severim. İslam-î ahlaka aykırı davranana da “Ey Hoca, … MI CEMAAT, İMAM … SA?” derim.
Av. Bilge Balta, 18.2.2006. Cumartesi için…
X
11. “KADININ SAÇI UZUN AKLI KISA MIDIR?”
BU SAYGISIZLIK KADINA NASIL YAPILIR?
Aşağıdaki düşündürücü yazıyı Ebru Özmen adlı bir bayan göndermiş. Kendisi mi yazmış, bir başkasından mı almış bilmiyorum. Ama kendisi yazmışsa güzel yazmış, bir başkasından almışsa, güzel almış.
Özellikle bizim toplumda Atatürk gelinceye değin “Kadınlar aklen ve dinen eksik” sayılmıştır. Çocukluğumda çok duyardım. Kadınlar için “Saçı uzun aklı kısa” dendiğinde şaşardım. Kendi kendime “Ya saçını uzatmazsa ne deyecekler?” derdim.
Akıl gözüm açılınca; gördüm ki, kadınlar haksız yere aşağılanır. Eğer kadına toplumda yaşam hakkı tanınırsa erkekler kadar ve öyle ki çoğu erkeklerden daha başarılı olur. Kanıtı mı, gayet kolay her yıl yapılan ÖSS sonuçlarına bakın; görürsünüz ki bayanlar erkeklerden daha iyi puan alır.
Bizleri doğuran, besleyen, büyüten, ilk eğitimi veren kadındır. Kadın eğitildiği zaman, topluma katıldığı zaman sağlıklı düşünebilen gürbüz çocuklar yetiştirir… Kadını kapatan, toplumdan dışlayan toplumlar. örnekleri görüldüğü gibi, cahil kalır…
Kadınların aşağılanmasının bir nedeni de erkeklerin güzel bir kadın veya kız gördükleri zaman yılan görmüş sıçan gibi mayışıp kalmalarıdır. Bu tür erkekler şehvetlerinin tutsağı oluyor, şehvetlerinin tutsağı olmamak için de kadınları kapatıyor.
Neyse şimdi, açtırmayın kutuyu, söyletmeyin kötüyü. Daha çok yazarsak kaçıracağız ölçüyü…
İyisi mi gelin Ebru Özmen hanımın gönderdiği düşündürücü yazıyı okuyalım. Aşağıdaki satırları kesip bir yere saklayalım. Zaman zaman çıkarıp bakalım, düşünüp anlamaya çalışalım…
EBRU ÖZMEN, 15.2.2006
Öğrendim ki.../Kimseyi sizi sevmeye zorlayamazsınız./Kendinizi sevilecek insan/yapabilirsiniz,/Gerisini karsı tarafa kalmış.
Öğrendim ki.../Güveni geliştirmek yıllar alıyor,/yıkmak bir dakika.
Öğrendim ki.../Hayatında nelere sahip olduğun değil/ Kiminle olduğun önemli.
Öğrendim ki.../Sevimlilik yaparak 15 dakikada kazanmak mümkün/ Ama sonrası için bir şeyler bilmek gerek.
Öğrendim ki.../Kendini en iyilerle kıyaslamak değil/Kendini en iyinle kıyaslamak sonuç getirir.
Öğrendim ki.../İnsanların basına ne geldiği değil/O durumda ne yaptıkları önemli.
Öğrendim ki.../Ne kadar küçük dilimlersen dilimle/ Her işin iki yüzü var.
Öğrendim ki.../Olmak istediğim insan olabilmem/ Çok vakit alıyor.
Öğrendim ki.../Karşılık vermek/Düşünmekten çok daha basit.
Öğrendim ki.../Bütün sevdiklerinle iyi ayrılman gerek/Hangisi son görüşme olacak bilemiyorsun.
Öğrendim ki.../"Bittim" dediğin andan itibaren/Pilinin bitmesine daha çok var.
Öğrendim ki.../Sen tepkilerini kontrol edemezsen/Tepkilerin hayatını kontrol eder.
Öğrendim ki.../Kahraman dediğimiz insanlar/ Bir şey yapılması gerektiğinde/ Yapılması gerekeni/Şartlar ne olursa olsun yapanlar.
Öğrendim ki.../Affetmeyi öğrenmek deneyerek oluyor.
Öğrendim ki.../Bazı insanlar sizi çok seviyor/Ama bunu nasıl göstereceğini bilemiyor.
Öğrendim ki.../Ne kadar ilgi ve ihtimam gösterseniz/Bazıları hiç karşılık vermiyor./Bu durumda yapılacak iş onu, kendine bırakmaktır.
Öğrendim ki.../Para ucuz bir basari.
Öğrendim ki.../En iyi arkadaşla sıkıcı an olmaz.
Öğrendim ki.../Düştüğün anda seni tekmeleyeceğini düşündüklerinden/Bazıları kaldırmak için elini uzatabilir.
Öğrendim ki.../İki insan ayni şeye bakıp/Tamamen farklı şeyler görebilir.
Öğrendim ki.../Aşık olmanın ve aşkı yasamanın çok çeşidi vardır.
Öğrendim ki.../Her şartta kendisiyle dürüst kalanlar/Daha uzun yol yürüyor.
Av. Bilge Balta, 20.2.2006 Pazartesi için
X
12. “HAŞLANMIŞ TAVUK, IZGARA KÖFTE YEYİNİZ!” DİYOR
NEYLE, NERDEN ALIP YEYECEK ONU SÖYLEMİYOR
Vatandaş; ekmeği, zeytini zor buluyor; Bakanlık öğretmenlere: “Öğrencilerinize, ızgara köfte, haşlanmış tavuk, ceviz, fındık yeyin, meyve suyu içirin…” diyor. Oysa vatandaşın çoğunun çocuğu okula aç gidip geliyor…
Önce aşağıdaki haberi okuyalım. Bir güzel kafayı bulalım. Öyle ya kafa bulunmaz yalnız rakıyla, şarapla. İnsanın başı döner, karşılaşınca böyle olaylarla…
İşte haber, okuyan ne der?
“İlköğretim okulu öğretmenlerine mektup gönderen bakanlık, öğrencilerin sağlıklı beslenmesi için neler yemeleri gerektiğini bildirdi. Ancak gönderilen yemek listesi lüks lokanta menusunu andırıyor.
İŞTE LİSTE: Peynir, haşlanmış yumurta, ızgara köfte ve haşlanmış tavuk gibi protein grubu.. Mevsimine uygun taze meyve veya sıkılmış meyve suyu, süt veya ayran. Ceviz, fındık, ev yapımı tost veya poğaça.”
Kaç ailenin çocuğu beslenme çantasına bunları koyabiliyor? Bakan ya da Bakanlıkta çalışanlar niçin bunu bilmiyor?
Şimdi biraz nefes alalım,. Şu karikatüre bakalım. Lüks bir lokantaya giren bay-bayan, öğrenci menüsü istiyor garsondan. “Bu menü bizi açmadı zayıf geldi. Siz en iyisi bize öğrenci menüsü getirin. “ diyor. 15.2.2006, VATAN…
+
Burada biraz duralım, aynı gün bir başka gazetede çıkan şu haberi okuyalım.
“VATANDAŞ AÇ!
Devletin resmi makamlarına göre, fakr-u zaruret içinde yaşayanların sayısı çığ gibi arttı. Her dört kişiden birinin cebinde bir kuruş yok.
18 milyon kişi; ayağı çıplak, başı kabak geziyor.
25 milyon kişi her gece yarı aç yarı tok yatağa giriyor.
10 milyon kişi çalışmasına rağmen perişan oluyor. “YENİÇAĞ. 15 Şubat 2006” (Aynı haber Vatan’da ve diğer bütün gazetelerde de var…)
Anı gün Türkiye İstatistik Kurumu’nun araştırmasına göre 1 milyona yakın kişinin eline ayda 182.000.000 lira geçiyor. Buna da açlık sınırı deniyor.
18 milyon vatandaşımızın eline ise ayda 429.000.000 lira geçiyor; bunlara da yoksulluk sınırında yaşayanlar deniyor.
Bu arada yapılan nüfusumuza göre çalıştığı halde yoksul olarak yaşayanların oranı yüzde 13.66 imiş; ki bu da 10 milyon ediyor. Böylece açlık, yoksulluk, perişanlık sınırında yaşayanların sayısı 30 milyonu buluyor.
Bu veriler devletin resmi verileridir. Bir de sendikaların saptaması var ki; bunlara göre ayda eline 500 milyon geçmeyen aile açlık sınırında; eline 1 milyar lira geçmeyen aile ise yoksulluk sınırında yaşıyor.
Gerçek bu iken bizim Bakanlık öğretmenlere genelge göndererek “öğrencilerinize, ızgara köfte, haşlanmış tavuk, ceviz, fındık yedirin, meyve suyu içirin…” diyor.
Tam Fransız İhtilalinde Kraliçenin saray önünde gösteri yapan ihtilalcilere “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler!” demesi gibi…
Bakanlığımız bürokratları böyle bir genelgeyi Bakandan habersiz yayınlayabilir mi? Demek ki Bakan da, Bakanlık da halkımızın üçte birinin açlık ve yoksulluk sınırında çırpındığını bilmiyor. Herkesi kendileri gibi: IZGARA KÖFTE, HAŞLANMIŞ TAVUK, CEVİZ, FINDIK YEYEREK, MEYVE SUYU İÇER” sanıyor… Bu da beni çıldırtıyor.
Av. Bilge Balta, 21.2.2006, Salı günü için…
X
13.TUZ KOKMAK ÜZEREDİR.
YARGIÇLARA, SAVCILARA
EN AZ MİLLETVEKİLLERİNİN ALDIKLARI KADAR
MAAŞ VERİLMELİDİR.
Her meslekte çürük yumurtalar vardır. Öncelikle çürük yumurtalar ayıklanmalıdır. Mesleğin yüz karası olmayanlar ise çoğunluktadır.
Bunun için de kamu görevi görenler kimseye muhtaç edilmemelidir. Kamu görevlilerine kimseye muhtaç olmayacak kadar maaş-ücret verilmelidir.
Büyük şehirlerde, gecekondu bölgesinde bile, bir evin aylığı 350-400 YTL’dir. Eline 600 – 800 YTL geçen nasıl, neyle geçinir?..
Bu durum zamanın Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a aktarılmıştır. Cumhurbaşkanımız: “Merak etmeyin, benim memurum işini bilir!” deyerek topu taca atmıştır.
Bu arada ilginç bir olay daha yaşanmıştır. Turgut Özal’ın Bakanı Hasan Celal Güzel, kendisine ve diğer bakanlara önerilen rüşveti Turgut Özal’a bildirmiştir. Turgut Özal, gayet pişkindir. Bakanına: “Çaktırmadan diğerleri gibi sen de ye!” demiştir.
Turgut Özal kapitalist düzenin nasıl yaşayacağını biliyordu. Kapitalist düzen; banka hortumlama, her konuda; mafya, komisyon, rüşvet, vurgun, soygun, demekti. Çünkü kapitalist düzen böyle işlerdi. Hangi iktidar bunların tekerine taş koymak isterse; Küt! İktidardan düşerdi.
Kapitalist düzen kıran kırana bir kurtlar sofrasıdır. Altta kalanın canı çıkmalıdır.
Bu girişten sonra aşağıdaki haberi okuyabiliriz. Haberi yalan olarak kabul etmeliyiz; ancak haber, konu mankenimiz…
+
HAKİM’LE POLİSİN RÜŞVET PAZARLIĞI
İstanbul Bakırköy 6. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, komisyoncu polisle pazarlık yaptı, Euro alıp sanıkları bıraktı. İşte müfettişlerin kaydettiği o pazarlık:
P. Abi bizim bir iş vardı ya?
H. Şimdi ben halletmeye çalışayım, yeni yasa değişikliğini bahane edip…
P. Tamam abi, beraat.
H. Tamam, vallahi sıkıntılı oldu ama bıraktırdık.
P. Çıktı, hayırlısıyla.
H. USA dolar veya Euro yap da işimi görsün.
P. Öğrenip dönerim
H. Biraz sıkıntılı haldeyim, 5 euro (5 bin Euro) yap.
P. Rakamı söyledim.
H. Euro olsun… (17 Şubat 2006. Halka ve Olaylara Tercüman. Yeşim Eraslan haberi. Devamı. Sayfa 11’de…)
+
Ben de hukukçuyum. Rüşvete tenezzül etmeyen çok yargıçlar gördüm.
Turgut Özal zamanında, Ankara Yenimahalle Ağır Ceza Mahkemesi üyelerinden bir Eyüp bey vardı. Elinde sefer tası ile her gün işe gelirdi. Yemek saatinde odasına çekilir, sefer tasını açar, hanım ne koymuşsa sefertasına, onu yerdi. Bu da beni imrendirirdi.
Değerli hukukçu hem şehrimiz eski Yargıtay Başkanı Mehmet Uygun; devlet ve hükümet büyüklerinin yüzlerine: “Yargıçları vicdanı ile cüzdanı arasında bırakmayın. Yeterli ücreti verin yargıçlara, savcılara, namerde muhtaç etmeyin!” demişti. Böylece tuzun kokmak üzere olduğuna dikkat çekmişti.
Tuzun kokması meselesine gelince. İncil’de geçer bu mesele. İsa Peygamber öğrencilerine: “Siz dünyanın tuzusunuz; fakat tuz tadını kaybederse ne ile tat verilir kendisine. Yaramaz artık dışarı atılıp insanların ayağı altında ezilmekten başka bir işe.”
Her meslekte olduğu gibi yargıçlık ve savcılık mesleğinde çürük yumurtalar olabilir. Çürük yumurtaların yaptıkları camiaya mal edilmemelidir.
Tuz kokmak üzeredir. Yargıçlara, savcılara en az milletvekillerinin aldıkları kadar maaş verilmelidir.
Av. Bilge Balta, 22.2.2006 Çarşamba günü için…
X
14. DESENE Kİ ÖLMÜŞÜZ DE HABERİMİZ YOK
TEST’E GÖRE ÖLMEK İÇİN NEDENİMİZ ÇOK
12 Şubat 2006 tarihli gazetelerin çoğunda bir test vardı. Gazeteyi açar açmaz gözüme çarptı.
ABD’li bilim adamları test yapıyorlardı. Biz yaşlıların kaç yıl içinde öleceğine ilişkin ahkam kesiyorlardı.
İlgilendik sorularla, yanıt verdik. İsabet oranı yüzde 81’lik. Teste bakarsak ayvayı yedik.
Şimdi soruları yanıtlıyorum. Yanıtladıkça şaşıyorum.
+
50 YAŞ ÜSTÜNE 12 SORULUK HAYAT TESTİ
ABD'li bilim adamlarının geliştirdiği 12 soruluk bir test, 50 yaşın üstündeki bir insanın gelecek dört yıl içindeki ölüm riskini yüzde 81'lik bir isabet oranıyla ortaya koyuyor. İşte test soruları:
1-Kaç yaşındasınız:
60-64= 1 puan;
65-69= 2 puan;
70-74= 3 puan;
75-79= 4 puan;
80-84= 5 puan;
85 ve üzeri= 7 puan
Eh! Yaş olarak 74’ü bitirmek üzereyim. 12.6.2006’da 74’ü bitirip 75’e gireceğim. Kaç puan kazandık şimdi. Bu duruma göre 3 puan geldi.
2-Erkek veya kadın:
Erkek= 2 puan
Kadın olursak puan yok; erkek olduğumuza göre 2 puan da buradan aldık.
3-Beden-kitle endeksi:
25'ten az (normal ağırlık veya daha az)= 1 puan ekleyin
(Beden kitle endeksinizi bulmak için kilonuzu boyunuzun karesine bölün. Örnek: 65kg/1.75m*1.75m=21.2)
74 yaşımda 74 kilo geldiğime göre, 1 puan da helalinden buradan verirler bize.
4-Diyabetiniz var mı: 2 puan
On yıldan bu yana şekerim var. Bu da beni çok halsiz koyar. Böylece buradan da 2 puan hakkımız var.
5-Kanser (küçük deri kanseri vakaları hariç) 2 puan
Çok şükür böyle bir sıkıntımız yok. Burada karlı çıktık.
6-Aktiviteleri engelleyen ve evde oksijen takviyesine gerek duyulan akciğer rahatsızlıkları: 2 puan
Hah! Bu benim en büyük derdim. 15 yıldır harekete bağlı nefes darlığı çekerim. Böylece 2 puan daha hak ederim.
7-Kalp yetmezliği: 2 puan
Bu da miyokart kalp krizinden beri en büyük derdim. Bunu da tam 15 yıldır çekerim. 2 puan da buradan kazandık. Böylece tam 10 puan aldık.
8-Sigara içilmesi: 2 puan
Sigara içmekten Sayın Öğreticim Dr. Emin Kılıç Kale sayesinde kurtulduk. Hem sigara içip hem de salavat getirmekten korktuk. Ne var ki biz İslam Peygamberi hatırına sigarayı bıraktık. 1957 yılından bu yana ağzımıza sigara koymadık. Ne var ki biz Peygambere saygımız yüzünden sigarayı bıraktık ama; pofur pofur sigara içip de salavat getirenlere göre dinsiz sayıldık. (Bu konuda ayrıntılı bilgi alınmak isteniyorsa bakılmalı 7 Şubat tarihli gazetemize (Gaziantep Ekspres) ve birde www.bilgebalta.com sitesine…). Böylece 2 puan daha almaktan kurtulduk.
9-Sağlık veya hafıza sorunu yüzünden banyo sorunu yüzünden banyo yapma güçlüğü: 2 puan
Evet, bu sorun da benim en büyük sorunum. Banyo yaptığım gün hasta olurum. Sırt üstü yatıp dinlenmek zorundayım. Yoksa yeniden kalp krizi geçirmek zorunda kalırım. Eh, bu duruma göre buradan da 2 puan alırım.
10-Sağlık veya hafıza sorunu yüzünden harcamaların hesabını tutma gibi konularda güçlük çekme: 2 puan
Yok, böyle bir sorunum yok. Ne var ki eski Türk lirası ile YTL arasında bocaladık durduk. Bu durumda puan alma hakkımız yok. Aldıklarım zaten oldu çok.
11-Sağlık sorunu yüzünden yürüme güçlüğü: 2 puan
Bu konuda tanığım var. İsteyen; gazeteci, yazar, şair Fevzi Günenç’ten sorar. Günde 500 metre zorunlu yürüyüş hakkım var. Bu da beni çok yorar, dermansız koyar. Eh, buradan da 2 puan karımız var.
12-Sağlık sorunu yüzünden büyük eşyaları çekme veya itme: 1 puan
Yok, itme çekme sorunum yok. Koyduğum eşyayı kararlıkta bile bulmada üstüme yok. Böylece gitti bir puan. Kârlı mı, kârsız mı çıkar bilmem kazanan.
Ne ise uzatmayalım, sonuca bakalım. Kaçta kaç risk altındayız onu bulalım.
İşte Sonuç’ları bildiren liste.
0-5 puan: 4 yıl içinde ölüm riski yüzde 4’ten az
6-9 puan: Yüzde 15 risk
10-13 puan: Yüzde 42 risk
14 ve üzeri: Yüzde 64 risk
Önce bakalım yazarınız kaç puan almış. Anlarız şimdi ölmesine kaç yıl kalmış:
7. soruda 10 puanımız olmuştu. 9. ve 11. sorudan 2’şer puan alınca toplam 14 puan oldu.
Aboo! Böylece tavan sınırındayız. Yüzde 64 risk altındayız.
Şimdi beni bir merak aldı. Soruyorum bilen var mı?
Yüzde 64 risk kaç yıla tekabül eder. Bilen var da bildirmezse ayıp eder…
Düşünüyorum, düşünüyorum bulamıyorum. Bu yüzde 64 risk kaç yıl eder anlamıyorum.
Yüksek risk olduğuna göre iyiye alamet değil. Demek ki yazarınız ölümle burun burana da farkında değil.
Kalp krizi geçirdiğim 1991 yılında, dediler doktorlar yakınlarıma; “3 aydan fazla yaşamaz. Amanın başından eksik olmayın bu hasta yalnız kalamaz.”
Acıyan gözlerle bana bakıyorlardı. Ha bu gün ha yarın gidecek sanıyorlardı.
Öyle ki damadımdan biri yoğun bakımda dedi bana: “Kızın bana emanet. Gözün kalmasın arkada!..”
3 ay derken 15 yılı geçti. Kimin ne zaman öleceğini Yaratandan başkası bilemezdi.
Kaldı ki ölmeyeceğiz diye bir savımız yok. Ölsek de kalsak da Allah’tan başka kimseden korkumuz yok.
Sakın pafur pafur sigara içenlerin Allah’ı sanmayım Allah’ımı. Allah’ın nerede ve ne demek olduğunu anlatacak ortam var mı?
Ne ise başladığımız yere dönelim; “ÖLMÜŞÜZ DE HABERİMİZ YOK” diyelim.
Av. Bilge Balta
X
15. ODAYA GİRMİŞ BİR ARI ÇIKMAK İSTİYOR
ÇIKMAK İSTEDİKÇE, KÜT! KÜT! CAMA TOSLUYOR
Aşağıya Akşam yazarı Ergin Ardıç’ın 21.2.2006 tarihli Akşam’da çıkan ve toplumsal gerçeğimizi isabetle saptayan bir yazısını, yer darlığı nedeniyle, kısaltarak alıyorum. İtalik harflerle belirliyorum. Yalnızca Türk-İslam ekolü ile üç yerde Türk Halkı diye ekliyorum. Onu da siyah renkle belirtiyorum.
Yazıyı özellikle kendisini teoriysen sanan solcu aydınlarımızın dikkatine sunuyorum. Atatürkçü laik aydınlar 1400 yıllık kültürümüzü oluşturan İslam dinini yeterince incelemedikleri için her seçimde yenilmekten kurtulamıyor. Odaya giren bir arı gibi çıkmak istedikçe küt! Küt! cama tosluyor.
Sözü uzatmaya gerek görmüyorum. Engin Ardıç’ın görüşlerine katılıyorum. Yazısının altını ben de imzalıyorum ve aşağıda italik harflerle bilgilerinize sunuyorum.
+
“Cumhuriyet Halk Partisi'ni iktidara getirebilmek için yırtınıyorlar, ııh, bir türlü olmuyor. Neyse, devrimden vazgeçtiler artık. Hani darbe olsa onu devrim diye yutturmayı deneyecekler ama, o da çıkmıyor.
'İktidarın şimdiye kadar çoktan yıpranmış olması gerekir' diyorlar, iktidar sapasağlam ayakta.
Son zamanlarda yeni bir umut geliştirdiler: Faizler çok yüksek, paramız aşırı değerlendi, ihracat tıkandı, bu böyle sürmez, yeni bir krizin eli kulağında, eh o zaman da bu hükümet gider... Bu aynı zamanda 'memur aç, köylü perişan, artık bilinçleniyor, bunlara oy vermez' umuduyla da örtüşüyor. Cem Uzan bile bana 2004 belediye seçimleri öncesinde, 'halk uyandı, silip süpüreceğiz' demişti de, ayıp olmasın diye gülememiştim.
Hayır, öyle olmayacak.
Türk-İslam Sentezi, 'rasyonel' değildir.
Ne gündelik hayatta, ne siyasi hayatta, davranış biçimleri 'batı kalıplarına' uymaz. 0 kalıbın içinde yoğrulmuş aydının beklentisine hiç uymaz.
'Kemal Abi kaçak villa yaptırmış' diye Kemal Abi'ye oy vermeyeceğini, ancak eski solcu geçinen zavallılar sanırlar örneğin.
Bu ülkede, aç da gezse sırf 'bunlar Müslüman adamlar' diye bunlara oy verecek milyonlarca köylü yaşadığım bir türlü anlayamazlar...
Türk halkı, köküne kadar Osmanlı'dır, ilk kez 'alafranga olmayan' bir parti bulmuştur. Bu parti.ona DP, AP, ANAP, DYP'den falan çok daha yakındır.
Türk halkı, köküne kadar Müslüman'dır, îlk kez kendini açıkça öyle tanımlayan bir parti bulmuştur, üstelik bunu daha önce yapmayı deneyen Erbakan ekibi gibi 'eksantrik' de değildir, bu kadro.
Bugün enflasyon yüzde 6 gibi, neredeyse altmışlı yılların 'devr-i saadetine' yakın bir yerlere düşmüştür.
Türk parası uzun zamandır ilk kez 'paraya benzemiştir'..
Yabancı sermaye girişi, arzu edilen düzeyden uzaktır ama, 1 milyar dolardan 9 milyar dolara zıplamıştır.
Büyüme hızı, evvelki sene yüzde 8.9, geçen sene yüzde 5.8 olmuştur.
Üstelik, bazı 'matbuat esnafının' dışında hiç kimse koalisyon istemiyor artık.
îste bu yüzden, 2007 seçimlerini de AKP kazanacaktır. 2012 seçimlerini bilemem.
Simdi istediğiniz kadar anket düzenleyin, yüreğinizi soğutun. Bana da küfür edin, belki rahatlarsınız. Akşam, 21.2.2006”
+
Atatürk devrimleri, ruhu İslam olan bir varlığa giydirilmiş giysidir. Bu giysi eskimek üzeredir. Atatürkçü laik ve solcu aydınların yapacakları iş Türk Halkının gelenek ve görenekleri üzerine eğilerek halkı cahil din tüccarlarının elinden kurtarmak olmalıdır.
Aksi takdirde odaya girmiş bir arı gibi; çıkmak istedikçe, küt! küt! cama toslayacaktır.
AKP, önümüzdeki seçimleri kazanacaktır. Ama Türk halkını Atatürk’ün hedef gösterdiği çağdaş uygarlık seviyesine ulaştıracak mıdır? İşte burası kuşkuludur. Kaldı ki AKP’nin böyle bir derdi de yoktur…İşte AKP ile ayrıldığımız nokta da budur…
Av. Bilge Balta, 25.2.2006 Cumartesi için…
X
16. “TELGRAFIN TELLERİNE, KUŞLAR MI KONAR?
İNSAN SEVDİĞİNE CANIM, BÖYLE Mİ YANAR?”
Bir alışkanlık var bende. Yakınlarım der ki benim için: “Aklı fikri okuma-yazma derdinde…”
Gerçekten de öyle. Ayakta, sokakta, yatakta, mutfakta, otobüste, trende ilk fırsatta okur giderdim. Bu özelliğimle Akşam ortaokulu, Akşam Lisesi ve Hukuk Fakültesini bitirdim…
Öyle ki bir dostum Ankara’ya gelecekmiş; dostlarına, bana uğrayacağını söylemiş. Onlar da “Adresini biliyor musun?” demiş. Şöyle yanıt vermiş: “Kızılay’a gider, beklerim. Muhakkak; elinde gazete, dergi, kitap okuyarak giderken kendisini görürüm…” Arkadaşın verdiği bu yanıtı zaman zaman hatırladıkça gülerim.
Ne var ki hastalandım, yaşlandım; bir ömür boyu okumak için biriktirdiğim güzelim kitapları boşladım. Şimdi raflarda duran kitaplarıma bakar bakar ağlarım. Tek bir tesellim var: Okuyamıyorsam da her gün akşama kadar, güç buldukça, yazarım…
Bu kadar girişten sonra gelelim gündeme. Aşağıdaki yazıyı Fevzi Günenç dost göndermiş. “Bugün, eniştem Abdullah Ayan'dan güzel bir yazı da aldım. Sana yolladım.” demiş.
Fevzi Günenç, benim imrendiğim bir kişidir. Her zaman kendisini uzaktan uzağa izlemişimdir.
Sanırım 1955’li yıllar idi. Fevzi o zamanlar 15’nde idi. Haftalık Olay gazetesi çıkarırdı. Çıkardıkça babasının matbaasının camına asardı. Yazarınız da gelip geçerken cama yapıştırılmış Olay gazetesine imrenerek bakardı.
Fevzi’nin yaşamı dört başı mamur bir romandır. Gaziantep’te gazeteciliğe başlayan bir genç Fevzi’nin yaşamını inceleyerek mesleğe başlamalıdır. İşte şimdi Fevzi’nin gönderdiği yazıyı okumanın tam zamanıdır:
+
TELGRAFIN ÖLÜMÜ…
Kim derdi ki, yıllarca ölüm haberlerini bir yerlerden bir yerlere taşıyan telgrafın kendisi ölecek?.. Ama 27 Ocak 2006 günü West Union şirketinin aldığı bir kararla dünyada bir devir kapandı, telgraf öldü…
Yeni iletişim araçları karşısında gittikçe kan kaybeden ve son bir yılda tüm ABD’ de 20 bine düşen telgraf sayısının zararına daha fazla dayanmayan kuruluş radikal kararı vererek, bitkisel hayata girmiş hastanın yaşam fişini çekti…
Oysa yaklaşık 150 yıl önce, 1850’lerde ilk telgraflar ABD’ de iletişim hizmeti vermeye başladıklarında nasıl popüler ve ne kadar pahalılardı..
Bir maden işçisinin kömür ocaklarında 12 saatlik emeğini 3 dolara sattığı o acımasız günlerde telgrafın tek bir kelimesinin 50 dolar olduğunu yazıyor yalan bilmez kitaplar..
Sadece Amerika ile sınırlı kalmadı o yılların akılları durduran icadı..
1857 de başlayan ve tam on yıl süren bir mücadele sonunda 1866 da gemiler okyanusun dibine 4000 km uzunluktaki izole edilmiş kalın bakır kabloları döşemeyi başardılar. Artık ABD ile Avrupa kabloların ucunda birleşmişti..
Matbaanın gelmesinin yüz yıl geciktiği Osmanlı İmparatorluğu insanlığın bu ilk bilişim icadını hiç de yadırgamadı.. Aksine Amerika ile bir yarış içine girdiler..
1847 yılında İstanbul-Edirne hattı döşendi. 1855 yılında hizmetin daha iyi yürütülmesi için Telgraf müdürlüğü kuruldu. 1858 yılında Anadolu başta olmak üzere imparatorluğun hat uzunluğu 39 bin km’ yi bulmuştu..
Ne sevdalara, ayrılıklara, ölüm haberlerine tanıklık etti telgraflar..
Ve nice savaşlara tanıklık edip, zaferleri müjdeledi, ne trajedilerin gözyaşlarına mendil oldular..
Enver Paşa 18 Mart 1915’te Çanakkale zaferini imparatorluğun en ücra köşesinde, yenilgi haberleri almaktan yıkılmış komutanlara “Çanakkale Savaşında ordumuz muzaffer oldu. Düşman mağlup, mahcup ve mecruh (yaralı) olarak kaçıyor...” müjdesiyle telgraf yazdırırken ne kadar mutluydu Kim bilir?
Kurtuluş savaşının sonunda toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisinin çıkardığı ilk kanunlardan biri 406 sayılı telgraf kanunu idi. 1924 yılındaki bu kanunla, gönderme önceliklerine göre sınıflara ayrılan telgraflardan “yıldırım” türündekilerin her kelimesinden 12,5 kuruş alınacağı hükme bağlanmıştı..
Haberleşmenin nispeten ucuzladığı o günlerde bile, iyi bir öğretmene aylık 20 Lira maaş verildiğine göre, bir maaşla 200 kelimelik telgraf çekilebiliyordu demek ki…
Her kelimeye ödenen para ve yüklü telgraf ücretleri zaman içinde kendine özgü yazışma dilini de geliştirmişti ister istemez..
Örneğin cümle sonunda nokta işaretini koymak bir kelimelik ücrete tabi olmasına rağmen “stop” sözcüğü ücretsizdi. Sırf bu nedenle üç beş kelimelik bir telgraf metninin içinde bile çokça “stop” sözcüğüne rastlamak doğaldı..
Trenlerin bir istasyondan başkasına hareketlerini bildiren, böylece çarpışmalarını önleyen önemli bir işlevi de vardı telgrafhanelerin.
“Anadolu’nun demir ağlarla örüldüğü” Cumhuriyetin ilk yıllarında “uzayıp giden o tren yolları”nın yanında akıp giden telgraf direkleri ve onlara yakılan türküler, ağıtlar uzun zaman dillerden düşmedi, nesilden nesile aktarıldı durdu..
Yüreği yaralı aşık, telgrafın tellerine konan kuşlara baktı da “Telgrafın tellerine kuşlar mı konar? / İnsan sevdiğine böyle mi yanar?” ezgisini mırıldanmadı mı?
“İyi haber bekler, kötü haber beklemez” kuralı telgraf için de geçerliydi. Gecenin bir vakti ele tutuşturulan o kendine özgü katlanma modeli olan kağıt parçasıyla ne hayatlar karardı, ne dünyalar yıkıldı..
Ayrılıklara, sevdaya, ölüme, kısaca bizi insan kılan tüm acılara dair gelen telgrafların ardından duygularını kağıda döken, dünyada kaç şair vardır bilinmez ama, bana göre Nazım’ın 1932’de yazdığı “Gece gelen telgraf” tan daha etkileyici bir şiir yazılmamıştır..
“Gece gelen telgraf
dört heceden ibaretti:
"VEFAT ETTİ."
İmza yok.
Bu dört hece bile çok.
..
Düşmanlar kına yaksın
dostlar girsin saflara.
Sen gözyaşı göstermeden ağlayacaksın
gece gelen telgraflara...”
Artık ne Nazım var, ne de gece gelen telgraflardan esinlenerek yürek parçalayan şiir yazacak şairler..
Baksanıza yaşam ünitesine bağlı telgrafın bile fişini çekiverdi insan oğlu..
Ezgilere, şiirlere hatta rüyalara ilham vermiş bir icattan geriye, hüzünlü bir Türkü kaldı dilimizin ucunda:
“Telgrafın tellerine, kuşlar mı konar?
İnsan sevdiğine canım, böyle mi yanar?”
Abdullah Ayan
+
İlginç bir özelliğim var; güzel bir yazı okursam; dostlarımla paylaşmadan duramam. Paylaşma duygusudur bu bendeki. Sinemada bile yiyemezdim kendi başıma çekirdek leblebi. Muhakkak sağımdaki solumdaki tanımadığım kişilere “Buyur ederim!” Ancak buyur ettikten sonradır ki rahat ederim. Burada dikkatinizi servetini paylaşmaktan kaçan çoksulların huzursuzluğuna çekerim.
İşte yukarıdaki güzel yazıyı da sizlerle paylaşmak istiyorum. Gelmiş geçmiş telgraf gibi bir ulaşım aracının doğumunu ve ölümünü yansıtan belgesel ve de güzel bir yazı. Paylaşacağım böylesine güzel yazıları sizlerle bazı bazı.
Nazım Usta’nın şu dörtlüğü bile ders veriyor kendisini şair sanan bizlere. Koca bir kitap gizli Nazım Usta’nın beşliğinde:
“Gece gelen telgraf
dört heceden ibaretti:
"VEFAT ETTİ."
İmza yok.
Bu dört hece bile çok.”
Şimdi kalın sağlıcakla, okursanız bu güzel yazıyı hak vereceksiniz bana…
Av. Bilge Balta,
X
17. GİRMİŞİZ DERİN GİRDAP’A ULUSCAK
ULUS BU GİRDAP’TAN NASIL ÇIKACAK
1924’ten beri uygulanan Anayasalarımız Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerini şöyle belirler:
“II. Cumhuriyetin nitelikleri
Madde 2 -Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan; demokratik, laik , sosyal hukuk Devletidir”
Ülkemize gelen İslam ülkesi liderlerinin ilk sözü ise “Türkiye’yi örnek alacağız. Türkiye’nin cumhuriyet ilkelerini ülkemizde uygulamaya çalışacağız.”
Başımızdaki yöneticiler ise “İslam ülkeleri içinde örnek bir ülkeyiz. Bu örneklik niteliğimizi sürdüreceğiz!” der. Böyle derler ama içten içe de demokrasi ve laiklik ilkesini gün be gün itelerler.
İki de bir “Türban bizim namus meselemizdir; muhakkak halledeceğiz!” diyerek mütedeyyin yurttaşlarımızın oylarını yedeğe alırlar. Öbür yandan da AB hatırana İslam’ın temel ilkesi olan “zina”yı suç olmaktan çıkarırlar.
Burada çok ilginç bir olgu göze çarpar. Bir tane mütedeyyin yurttaşımız çıkıp da “Bu nasıl İslam’a sahip çıkmak. Hangi İslam ülkesinde görülmüştür zinayı suç olmaktan çıkarmak?” diyemez.
Kendi aralarında ve basında; Laikliği dinsizlik olarak gösterirler halkımıza…
Yüzlerce radyolarında, kitaplarında, gazete ve dergilerinde bu konuyu işlerler. Cumhuriyetimizin temel ilkesi olan laikliği dinsizlik olarak gösterirler. Bizim Atatürkçü laik aydınlarımız, solcularımız Cumhuriyetimizin altını oyan bu girişimlerden etkilenmezler.
Bu konuyu abarttığımı ileri sürenler olabilir. Ama yazarınız size bu konuda kanıt gösterebilir.
Gelin aşağıdaki sözlük maddelerini birlikte okuyalım. Halkımıza laiklik dinsizlik olarak belletilirse; biz bu laikliği nasıl koruyalım?
“laik. (Lat Pr. s. Fel.)
1. Dünya işlerini din işlerinden ayıran, lâdinî (dinsiz), seküler (Bu dünyaya önem veren, öbür dünyayı önemsemeyen). Ziya Gökalp'ın âşinâ olunmayan Fransızca laique deyimini anlatmak için dinsiz anlamına gelebilecek lâ-dinî sözcüğünü kullanmak zorunda kalması, belki bir talihsizlik idi - B.Lewis
2. Dini olmayan, dinsiz, dindışı, lâdinî, profan (kutsal olmayan): Laik okul, laik sanat.
3.Dine karşı olan, din karşıtı.
4. [i.] Laik görüşe sahip kimse.
Laikçi: (Fr. T. i.) Laikliği ideoloji hâline getiren kimse, laikçilik görüşünü benimseyen kimse, laikleştirmeci.
Laikçilik. [Fr.T.i.] Laiklik ideolojisi, laikliği ideoloji hâline getirenlerin görüşü, laisizm. Laikçilik ise laik olmak için laikliği öngören, bunu ilkeleştiren ve bu ilkeler dahilinde de dini hayatın dışına, en azından kamu hayatının dışına sürüklemeyi öngören bir ilkeler manzumesi, bir yaklaşım - N. Vergin (BÜYÜK TÜRKÇE SÖZLÜK. D. Mehmet Doğan. Vadi Yayıncılık. Ekim. 2001. 15. Baskı. Yazan bilir kim bilir kaçıncı baskıya ulaştı?)
+
Kafir: Kur'an ve Sünnet'le belirlenmiş îman esaslarının, ilâhî emirler ve yasakların bütününe veya her hangi birine inanmayan kişi, laik insan
Laik: Dini olmayan, Kur'ân ve Sünnet yönetimini kabul etmeyen. (İSLAM’A GÖRE CİNSEL HAYAT. Ali Rıza Demircan. Eymen Yayınları. 1985. 4. Baskı. Sözlük bölümü. Kim bilir bu kitap da 21 yılda kaç baskı yaptı?)
+
Zihniyet bu zihniyet, ara sıra şu sözlerle yansıyor bu zihniyet: “Kuş gribi konusunda (Şevket Kazan), türban konusunda (Erdoğan) söz sahibi ulemadır… Doktorlar tavuk öldürürken, yargıçlar karar verirken ulemaya danışmalıdır… ”
Şimdi dönelim başa. 73 yıllık emek gidecek mi boşa?
Girmişiz derin girdap’a uluscak; ulusumuz bu girdap’tan nasıl çıkacak
Av. Bilge Balta, Salı günü için…
X
18. SADRAZAM HAMAMDA
Aşağıdaki şiiri K. K. Adlı bir arkadaş göndermiş. Okuduktan sonra acaba dedim Ümit Yaşar Oğuzcan, şimdi yaşasaydı bu gün için nasıl şiirler dizermiş.
Vakti zamanında Sadrazam hazretleri yolsuzluktan kirlenmiş. Tellaklar keseleyince kendisini; ortada kirden başka bir şey görülmemiş…
Şimdi devir değişti. Yalnız Sadrazam (Başbakan) kirlenmemiş; Başbakanlar, bakanlar, milletvekilleri yüce divanda keselenmekteymiş. Keselenmeye gidenler yanında keselenmeye gitmeyenler de beklemekteymiş. Bu bekleyenler de milletvekili dokunulmazlık arkasına gizlenmekteymiş…
Bunlar ki “dokunulmazlığı kaldıracağız” diye söz vererek iktidara gelmişlerdi. Yolsuzluktan bıkan halkımız “Dokunulmazlıkları kaldırsın!” diye bunlara oy vermişti. Ne var ki bu oy verdikleri; iktidar olur olmaz, sözlerinden dönmüşlerdi. Acaba diyorum bunlar, verdikleri sözden, “Ulemalara danıştıktan sonra mı dönmüşlerdi?..”
Ülkemiz “Uluslar arası Şeffaflık Kurumu’nun sıralamasına göre 22. sırada imiş. Bu arada Mehmet Ağar, bizim mütedeyyin iktidar mensuplarına babalanarak şöyle demekte imiş. Vallah da, billah da aynen şöyle demekte imiş:
“Başbakana meydan okuyorum. Kaldırın dokunulmazlıkları herkes hesap versin. Sizin kendinize gücünüz, yüreğiniz yetmiyorsa; çünkü sizinkilerin çoğu irtikap, rüşvet, ihaleye fesat karıştırma. Bizim ki devlet hizmeti. Benim dokunulmazlığım kaldırın sizinkiler kalsın.” (Vatan, 21.11.2005)
Mehmet Ağar, “Şecaat arz ederken merdi kıpt-i örneği sirkatin söyler.” Bizimkiler bu suçlamaları yüzleri kızarmadan kös kös dinler...
İşte bunun için diyorum ki acaba Ümit Yaşar Oğuzcan bu gün yasaydı hangi dizeleri dizer:
Şimdi Ümit Yaşar Oğuzcan’ın SADRAZAM HAMAMDA başlıklı şiirini birlikte okuyalım. Okuyalım da beş mum yakalım, derdimize yanalım. Bizleri kandıran Kadı; biz derdimizi kime yanalım?
+
SADRAZAM HAMAMDA
Ümit Yaşar Oğuzcan
Günlerden bir gün, hamama gideceği tuttu bizim sadrazam hazretlerinin
Bir yanında birinci veziri, bir yanında ikinci veziri, bir yanında üçüncü veziri.
Sonra efendime söyleyeyim; Peşkircibaşısı, Nalıncıbaşısı, Sabuncubaşısı.
Velhasıl tam dört yüz kişilik kafile. Peştemal takıp girdiler hamama; geçtiler kurnaların başına üçer beşer
Sadrazam derseniz, kuruldu göbek taşına, yan gelip yattı
Memleketin en ünlü tellakları, sardılar dört bir yanını
Kimi elini kaptı kimi bacağını, bir keseleme, sürtme faslıdır başladı
Tamam on iki saat, on iki ünlü tellak
İncitmeden keselediler hazretin mübarek vücudunu
Öylesine kir çıktı ki sormayın, her biri nah parmağım gibi
Aman efendim bu ne kiri, demeye kalmadı, keselerin altında eriyip gitti koskoca sadrazam,
Bütün maiyet erkanı yerinden fırladı:
- Nittünüz Devletliyi? dediler tellaklara,
Tellaklar cevap verdi:
- Biz yıkadık keseledik.
Devletlinin kirden ibaret olduğunu bilemedik
Suç bizde değil.
Neyleyelim, kir bitti,
Sadrazam elden gitti...
Av. Bilge Balta, 1.3.2006, Çarşamba günü içi
X
19. SEN ÇOK YAŞA EY Mİ ERBAKAN HOCA
EYİ KIYAK YAPTI ÇIRAKLAR SANA
Bilindiği gibi kayıp trilyon davasında Erbakan Hoca, 2 yıl 4 ay hapse mahkum olmuştu. Yazarınızda bu Hoca, bu yaşta, bu cezayı cezaevinde nasıl çekecek diye düşünüp durmuştu.
Bu olay karşısında insan; düşünmeden edemiyor: “Hazinenin parasını nasıl iç eder bir Başbakan?” diyor…
Ne yaparsa yapsın bu ülkede Başbakanlık yapmış adam. Nasıl ona layık görülür halkımızın deyimiyle dam.
Neyse eyi kıyak yaptı çıraklar ona. Yoksa bir türkü yakacaktım onlara.
Hani bir türkü vardır; ergin bir geç kızı; çocukluktan kurtulamamış, daha ergin olamamış bir çocuğa nişanlamışlar ya.
Anlaşılan çocuk nişanlısı ile bir araya geldiğinde sevişip koklaşacağına ceviz oynarmış odada; bu çok koymuş sevişme çağında olan kızcağıza.
Başlamış türkü yakmaya. “Nişanlın da bu mu derler adama; ceviz oynamaya mı geldin odama?”
İşte bunun gibi seninkiler de kurtarmasalardı seni; onlara bir türkü yakacaktım eyiden eyi.
Derdim ki Hoca’ya: “Çıraklarında bu mu Hoca derler adama; boşa göndermişsin çırakları oraya.”
Başta da söyledim ya, 80 yaşında, yürüme güçlüğü çeken, raporlu bir hastanın hapis yatmasını isteyecek kadar sadist değilim. Ben de yaşlıyım, ben de hastayım; bu yaşta, bu hastalıklarla boğuşan birine verilecek hapis cezasına nasıl razı gelirim.
Doğa bizi cezalandırmış cezalandıracağı kadar. Gençlik gitmiş, güç bitmiş, bel bükülmüş, dişler dökülmüş.
Bir savaşta bile yaşlılar, çocuklar ve kadınlara ilişilmezmiş, yani yaşlıları hapse atmak akıl karı değilmiş.
Bilindiği gibi cezanın amacı suç işleyeni topluma kazandırmaktır. Yaşı yetmiş, işi bitmiş kişi nasıl ıslah olup topluma kazandırılacaktır.
Şimdi dam yerine evinde yatacak. her şeyde olduğu gibi bu olayda da Hocamız kârlı çıkacak…
Kapıda bulunacak korumalar, emrine hazır konumdalar.
Artık toplantılara gideceğine Hoca; seçmenleri gelecek Hocaya.
Cuma namazında da böyle olacak; Hoca’nın evi Eyüp Sultan camisine dönecek. Ne kadar takım taklavat varsa Cuma namazı için Hoca’mın damına koşacak. Birinin aklına bir Başbakan hazinenin parasını nasıl cepler deme gelmeyecek… Biliyorum Hoca, namaz kıldığı cemaate: yüzde yüz şöyle deyecek: “Acele etmeyin; kadayıfın altı kızarana kadar bekleyin!”
Bu sözlerin ne demek olduğu erbabınca bilinir. Kadayıfın altı kızarınca laiklik ilkesi Anayasa’dan silinir.
Bütün bunlar bir yana, beni düşündüren nokta, nasıl dönecek trilyonlar hazine kasasına.
Mal canın yongasıdır, hocaya göre para candan kıymatlıdır.
Bunun için iki de bir şöyle deyip dururdu. “Bu trilyonları yanız benden almak olur mu? Biz bu işi 65 kişi ile yaptık. Aldığımız paraları paylaştık. Neden yalnız ben ödeyecekmişim. Hak ve nısfet kuralları gereği bu parayı ödemede de bölüşelim.”
İşin tam bu noktasında buna da çere bulundu. Dediler ki “Hocamızın mal varlığının, kayıp trilyonları karşılayacak kadarına Mahkemece tedbir konuldu.”
Benim isteğim Hoca’nın hapis yatması değil; benim isteğim tüyü bitmedik yetim hakkının hazineye nasıl döneceğidir.”
Bir korkum var içimde; çıraklar tarafından buna da bir formül bulunacağı şeklinde.Ne yapacağız ulemalar karar verirse. “Laik devletin parası, bir Müslüman’a helaldir.” Denirse…
Şimdi hep birden izleyelim. Bakalım nasıl bir formül bulanacak bekleyelim.
İster bulsunlar, ister bulmasınlar. Bana göre değil ama Hoca’ya göre; bu dünyanın bir de öbür dünyası var. Biz yapışamayacağız yakasına ama; öbür dünyada zebaniler yapışacak yakasına.
Av. Bilge Balta, 2.3.2006 Perşembe günü için…
X
20. HELE BİR TELEFON EDİN İMAMA
BİR SANİYE GEÇ BAŞLAR MI NAMAZA
İçinizden yıllardır namaz kılan ve de imamla çok iyi dost olan biri; kaçırsın bineği, imama desen ki: “İmam efendi, dolmuşu-otobüsü kaçırdım. Birkaç dakika geç kalacağım. Bekle, biraz hemen geleceğim…”
İmam efendi bekler mi?...
Şimdi şu haberi birlikte okuyalım. Başbakanımız Sayın Erdoğan; Erzurum’a gitmişti geçen Cuma… Biraz gecikince Cuma öğle namazına, telefon edilmiş imama. “Başbakanımız, caminizi şereflendirecek. Cemaatle birlikte namaz borcunu eda edecek. Biraz beklemeniz gerek, 15-20 dakikaya kadar gelecek…”
Cami imamının canına minnet. Koskoca Başbakan camisine gelecek, arkasında duracak, namaz kılacak. Namazı 15-20 dakika geç kılarsa kıyamet mi kopacak?
Burada kısaca durarak bir ara verelim. İslam tarihini inceleyelim:
Bir kere sık sık yinelenir her yerde: “İslam’da ruhban sınıfı yoktur!” diye. Bu şöyle yorumlanır. Birkaç kişi namaz kılmak için toplanır. İçlerinde en saygın olanı İmam olur, namaz kıldırır.
Böyle bir olayda namaz kıldırma görevi Başbakanımıza düşer. Çünkü koskoca bir Başbakan hepsinden daha saygı değer.
Kaldı ki Sayın Başbakanımız da İmam Hatip kökenli bir imamdır. Öyle ki Erbakan Hoca’sına bile namaz kıldırmıştır…
Ama ne görüyoruz? Koskoca Başbakanımız, imamın arkasında namaza durmuştur. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı bir imamın arkasında nasıl namaza durur?
İslam’ın en güzel kuralı unutulmuştur burada. Çünkü İslam’da namaz kıldırma hakkı en saygın olanda.
Bu olayda namaz kıldırma görevi başbakanımıza düşerdi. Kendisi imamın arkasına değil; imam kendisinin arkasına düşmeliydi.
Bu yanlışı Demirel da yaptı, Erbakan da yaptı, Turgut Özal da yaptı.
Turgut Özal denince aklıma bir olay geldi. 7. Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’dı. O da Cuma namazlarında poz vermeye bayılırdı.
Anlatacağım olay gerçektir. Bunu bizzat yaşayan, gören, eski ihtilalcilerden 27 Mayıs Milli Devrim Derneği Başkan’ı Hüseyin Avni Gürel’dir. Bana anlattıklarını seçim konuşmalarında, konferanslarda dile getirmiştir.
Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde Hüseyin Avni Gürel milletvekilidir. Seçmeninin bir işi için Başbakanlığa gitmiştir.
Özel kalem müdürünün odasında beklerken; bir haber gelmiş içerden. “Beyefendi Cuma namazını eda edecek. Caminin imamına ve basına haber verilecek. Başbakan gelmeden namaz eda edilmeyecek…”
Özel kalem müdürü hemen telefona asılır. Önce basın mensuplarına, sonra da milletvekillerine, müsteşarlara, genel müdürlere haber verilir. Takım taklavat, cumhur cemaat araba konvoylarıyla Yukarıayrancı camiine gidilir. Elbette bu arada başta imam efendi, cemaat ve yanlarında saygın basının haber muhabirleri, ellerinde fotoğraf makinesi…
25 - 30 dakika sonra Başbakan gelir. Namaz kılarken muhabirlere bir güzel poz verilir. Olacak bu ya birkaç basın mensubu gecikir. Başbakan’dan rica edilir: “Ne olursun başbakanımız, geciktik patlamadı flaşlarımız. Bir de bizim için poz vermezseniz kızar patronlarımız…”
Artık gerisini söylemeye gerek. Bilirim okuyucularımın feraseti çok…
İslam’ın güzel kurallarından biri de “Namaz da, kabahat de yapılmalı gizlide…”
Bir seçim konuşmasında çevresindekiler İnönü’ye; “Aman Paşam, yapacağın konuşmada Allah, Billah kelimesine çok kullan. Bura seçmeninin Allah, Billah deyene canı kurban…”
Uzatmayalım yerimiz kalmadı. İnönü seçim konuşmasını yapmış. Kürsüden inerken de “Allah’a ısmarladık!” diyerek şapkasını sallamış.
Aman Paşam, diye itiraz gelmiş birkaç kişiden. “Niçin Allah’tan Billah’tan hiç söz etmeden, neden?”
İnönü’nü gülerek yanıtlamış. “Kürsüden inerken Allah’a ısmarladık dedik ya canım!” diye kesip atmış.
Anlayana sivri sinek saz; anlamaya davul zurna az… Sorarım ey cemaati Müslümîn gösteriş için kılınır mı namaz?” Yazarınız, gösteriş için namaz kılanlara ne dese az!
Av. Bilge Balta, 3.3.2006. Cuma günü için
x
21. HER BOYAYI BOYADIK DA FISTIĞI YEŞİL KALDI
BALTA’YA GÖREV VERİLECEKTİ AKLI EKSİK OLSAYDI
Şu benim başıma gelene bakın. Bu gün Sirius’tan (Uzay Bilimleri Araştırma Merkezinden); psişik boyuttan (Uzaydaki Ruh aleminden…) diyerek bir mesaj göndermişler. Beni birçok hudut bekçilerinden (hangi hudut acaba?) biri olarak seçmişler. Görev vermek istiyorlar. Benden Görkemli Sabah’ın Bekçisi olmamı istiyorlar.
Biraz kıt akılı olsam bu öneriye balıklama atlarım. Arkamı kökü Amerika’da olan dünya çapında bir örgüte dayarım.
Bir kere bilinsin ki hiçbir zaman cinci, ruhçu, UFO’cu olmadım. Bir alçak gönüllülük, kanaatkarlık, masivadan (Allah’tan gayri her şey…) el çekmiş; şanda, şerefte, ünde, makamda, mevkide gözü olmayan biri oldum.
Her halükarda kendimle barışık olmaya çalışan biriyim. Pek de öyle bilgili falan değilim. Belki bu çağrı, ınternetten, e-posta adresi olan herkese gönderilmiş olabilir. Olsun, bana öneride bulunmuşlar ya, bu konuda görüşlerimi bildirmeliyim…
Ben daldan eğme değil anadan doğma bir akılcıyım. Ne cinci, ne ruhçu ne de uzaycı oldum. Hep bilip öğrenmeye, eksiklerimi gidermeye çalıştım.
Bu nedenle de Sayın Öğreticimin eteğine yapıştım. Ama bende akılcık hakim olduğu için, gün geldi, onunla da ters düştüm. Onun doğruları bana yanlış gelmeye başlayınca, ondan da ayrıldım. Yine hiçbir zaman da kula kulluk etmedim, emir kulu olmadım. Her zaman aklın verileri doğrultusunda yaşadım. Bu özelliğimle beni sevmeyenlerin bile sevgisini kazandım.
Kimilerinin amacı olan zenginliğe hiçbir zaman heves etmedim. Yoksa benim değil Gaziantep’in, Türkiye’nin bütün zenginlerinin hangisinden aklım eksik.
Bilgeliği kendime hedef seçeceğime zenginliği hedef seçerdim; ama zenginliği değil bilgeliği kendime hedef seçtim.
İnanırsanız hep şöyle bir dilekte bulundum: “Allah’ım, beni zengin edeceğine canımı al daha iyi… Ancak bana yetecek kadarını ver ve beni namerde muhtaç etme!” dedim.
Dediğim gibi de oldum. Kendi halimde; ne yoksul, ne de çoksul oldum.
Demek istiyorum ki bana dünyayı verseler aklımın yatmadığı bir yola gidemem. Bu nedenle kafayı uzay varlıklarına takmış kişilerle iş birliği edemem.
Herkes kendi yoluna, ben kendi yoluma. Yalnızca insan olmanın sorumluluğu borçtur boynumda.
Bu açıklamalardan sonra aşağıdaki yazıyı okuyabilirsiniz. İşte Sirius’un sitesi www.siriusufo.org’tan gelen mesaj. Okuyun da “hayal âlemlerinin genişliğini görün!” biraz.
Ben de çok nankörüm canım… Herifler uzay ötesinden, diğer galaksilerden beni görmüşler, görev vermek istiyorlar, ben de reddediyorum. Akıllı adamın yapacağı iş mi bu?..
+
İŞTE SİRİUS MİSYONU’NDAN GELEN MESAJ
“Merhaba
Burası Sirius misyonu, bizim yerimiz, şu anda yayın yapan sirius B dir. Tesir psişik boyuttan ulaştırılıyor..
Kendi insanlarımızı, kendimiz seçeriz. Bu bakımdan, dalgalar yoluyla yaptığımız taramalarda, birçok hudut bekçilerini yeniden uyarıyoruz. Amaç, görkemli sabahın bekçilerini tanzim etmektir. Uzun süredir, üstünü kapalı tuttuğumuz bilgi mekanizmasının örtüsü açılacaktır.
Yalnız sizlerin değil, üç galaksinin kültürü,
Siriusa bağlıdır. Bunların ancak
kırıntılarını tadıyorsunuz. Sürekli olarak, fakat en yoğun şeklinde, Muhammet
ten başlayarak, pek çok Siriusluyu, psişik boyuttan ulaştırarak yeryüzüne memur
ettik.
Ne zaman emrolunan vakit geldiğinde, biz, sizlere kendimizi açıkça tanıtırız. Atlantisin uluları, bizim memurumuzdu. Agra (agarta) da bizim hükmümüz sürer. Pramitler, bütünüyle Sirius kültürünün eğitim yeridir.
Anadolu, son devre için, Sirius tesiri için hazırlanmış bir jenaratördür. Ve buradaki halk seri devreler halinde bağlantıya geçmektedir.
Toplum olarak, bu misyonun gerçekleşmesinde payınız büyük olmalıdır. Bunca yıldan beri sizde oluşan bilgiler, birbirleriyle bağlantısı güçlü olmayan, kuşkulu tarif ve kavramlardan ibarettir. Dininiz, ilminiz ve şimdi ki yolunuz da buna dahildir. Tamamıyla, ruhen, vicdanen hürsünüz. İstemeyen yoldan çıkar.
Burası Sirrus misyonu. Zihinlerinizdeki ham
düşünceleri, oluşmamış geometrik varsayımları ve yanlış bilgileri düzeltmek
isteyenlere, bu yolda kalması tavsiye
edilir.
Av. Bilge Balta, 4.3.2006 Cumartesi için…
.X
22. BİLİNMELİDİR Kİ MEDYA DÖRDÜNCÜ KUVVETTİR
MEDYAYLA ZITLAŞAN HÜKÜMET GÖÇMÜŞ DEMEKTİR
Aşağıdaki soruları 1 Mart 2006 tarihli Sabah’taki Yılmaz Özdil’in yazısından aktarıyorum: Yılmaz Özdil, AK Parti Milletvekili Turhan Çömez’in TBMM’nde sorduklarını yazısına alıyor. “Biz yazsak suç olur!” diye Milletvekili ağzından soruyor:
“1... Mısır ithalinde oğlunuzun şirketi 366 milyar lira avantaj sağladı mI?
2... Likit yumurtanın KDV indirimi oğlunuza kaç paralık avantaj sağladı?
3... Kuş gribi sırasında piyasadan kaç milyon yumurta topladınız?
4... Oğlunuzun fabrikasının arıtma sistemi çalışıyor mu?
5... Oğlunuzun şirketine 2.5 trilyon liralık teşvik verildi, bu teşvikten başka yararlanan var mi?
6... Etibor’un dinlenme tesislerini sattınız, bu satışla ilgili gözlerimin içine bakarak izahat verebilir misiniz?
7... Eşiniz İstanbul’a geldiğinde ne tür bir araç tahsis ediyorsunuz?
8... Eşinizin, yurda kaçak giren bir otomobil ile Merter’de kaza yaptığı doğru mu?
9... Eşinizin kullandığı aracın benzinini İstanbul Defterdarlığı’nın doldurduğu doğru mu?
10... Ofer ile kaç kez görüştünüz?
Normal bir insan 10’da nakavt olur... Ama saymaya devam ediyor hakem...
11... Oğlunuz, Galataport ihalesinden önce İsrail’in hangi otellerinde, kimlerle görüştü?”
Unakıtan için bu soruları soran adam; gensoru önergesinde, Kemal Unakıtan lehine oy vermiş tamam. Unakıtan lehine oy kullandıktan sonra da bu soruları sormuş. Niçin bu soruları sormuş, aralarında ne olmuş?..
İşte pişkinlik diye buna denir. Seçmenlerimiz bu pişkinlikleri görmelidir.
Ana Muhalefet lideri Deniz Baykal, Unakıtan’a arka çıkan Erdoğan’a yükleniyor. “Bu yolsuzlukların arkasında Başbakan olmasa bu yolsuzları yapamaz!” diyor.
Bütün bu suçlamalara ek bir tane de CHP milletvekilinden geliyor. Milletvekili: “Kızınız, kamu kurumlarına bilgisayar satmaya çalışıyor mu?” diye soruyor. Bu 12 soru karşısında hiçbir açıklama yapılmıyor, hepsi büyük bir pişkinlikle savuşturuluyor…
Bu 12 soruya bir ekleme de yazarınız yapıyor. Yazarınız da bu eklemeyi Kanal D haberlerinden alıyor.
Biliyorsunuz sayın Başbakanımız: “Hiçbir milletvekili lojmanda oturmayacak!” demişti. Milletvekili lojmanlarında oturan ne kadar milletvekili varsa, lojmanları terk etmişti.
Maliye Bakanımız, Kemal Unakıtan’ımız ne yapsa beğenirsiniz. Maliye Bakanlığının lojmanlarında oturmak için kendisi için emir çıkarmış. Böylece Başbakanımızın hiçbir milletvekili lojmanda oturmayacak kuralını delmiş.
Bu lojmanın aylık kira bedeli bir milyar lira imiş, her ay da 250 YTL’de apartman gideri ödenirmiş. Bütün bunları da Maliye Bakanlığı ödermiş. İşte bu nedenle ki halkımız Maliye Bakanlığı demezmiş de “Malı Ye!” bakanlığı dermiş. Sizin anlayacağınız tüyü bitmedik yetim hakkını bizzat maliye bakanımızın oturduğu lojman için gidermiş.
Sayın Başbakan Erdoğan, bu konularda aynen şöyle diyor: “Unakıtan hakkında söylenenlerin hepsi iftiradır. Bir kısım medya bu suçlamalar karşısında menfaat sağlamaktadır.”
Başbakanımız bu açıklamaları Kanal D’de yapıyordu. Kanal D bu haberi verirken yanında sakallı, bıyıklı Unakıtan’ı gösteriyordu. Anlaşılan o ki Maliye Bakanımız; Bakanlık hatırına, sakalı bıyığı kazıtmış…
Özetleyelim; Başbakanımıza soralım. “O yalan, bu yalan; yok mu bu suçlamalar içinde hiç doğru olan?”
Gaziantepliler arasında bir deyim vardır. Sık sık söylenir: “Tas yere düşmeyince çangırdamaz.” Nasıl olur da bu söylentilerin gerçekliği araştırılmaz?
Umarım bu söylentiler Hükümetin başına iş açmaz… Çünkü medyayla takışan bir iktidar yıkılmaktan kurtulamaz…
Av. Bilge Balta, 6.3.2006 Pazartesi için…
X
23. DÜŞÜNMEDEN KONUŞURSAN BİN KERE DÜŞÜNÜRSÜN
DÜŞÜNEREK KONUŞURSAN BİR KERE DÜŞÜNÜRSÜN
Çok yararlanırım yukarı aldığım özlü söz(vecize)den. Hatırlayamıyorum nereden almışım, duymuşum kimden.
Güzel söz orta malıdır. Kim söylerse söylesin; söyleyene değil söylenene bakıp alınmalıdır.
Günlerdir düşünüyorum; “Başbakanımız; düşünmeden söylediği sözlerin altından nasıl kalkacak?” diyorum.
Biliyorsunuz Başbakanımız: Maliye Bakanına sorular soran Çömez Turhan’ın sorularını yansıtan basın mensuplarına: “Köşe yazarları kendini hiç yormasın. Attıkları birçok iftiranın yalan olduğu ortaya çıktı. Bunların bir şeyler karşılığında olduğunun farkındayız. Bakın bu konuda bu kadar ağır söylüyorum.” diyor.
“Bakın bu konuda bu kadar ağır söylüyorum” dediğine göre de ne söylediğini biliyor.
İnsan böyle bir savla basını suçlarken elinde kanıt olmalıdır. Kim olursa olsun bir insan, kanıtı olmadan konuşmamalıdır.
Bizim ulusal basınımız anasının gözüdür. Tekeden teleme getirir…
Şimdi Ulasal basın bir çangırtı koparıyor her birden: Diyorlar: “Başbakanımız savlarını kanıtlamalıdır hemen!”
Hemen hemen sağcı, solcu, orta yolcu, gününü gün etmeye çalışan eyyamcı, dönme solcu hep birden yükleniyor Başbakanımıza: “İşte meydan, savlarını kanıtla…”
Hürriyet’ten Emin Çölaşan bastırma konusunda en önde gidiyor. Başbakanımıza şöyle diyor: “Kendisine buradan açık, somut ve net bir çağrıda bulunuyorum. Benimle ilgili bildiği en ufak bir şey varsa derhal açıklamaya çağırıyorum. Buyursun, hodri meydan. Eğer derhal açıklayamazsa kaçmış sayacağım er meydanından…” (3.3.2006 Hürriyet.)
Bilen bilir beni hemen hükme varamam. Her hangi bir konuda düşünmeden karar veremem.
Aklıma bin bir türlü olasılık geliyor. “Acaba, diye düşünüyorum bu basın mensuplarına, bu köşe yazarlarına şu Maliye Bakanını suçlayın diye kim para veriyor? Yoksa AKP dışındaki siyasal partiler mi basın mensuplarına çıkar sağlamak için para veriyor. Bu parayı verenler beni niçin görmüyor?” .
Böyle bir olasılık olamaz. Çünkü Siyasal Partiler Yasasına göre; siyasal partiler, kayıt dışı bir işlem yapamaz. Kayda almak zorunda odluklarına göre; basın mensuplarına böyle bir kıyak yapamaz.
Geriye kalıyor ABD, AB; bakıyorum bunlarla da Başbakanımızla arası iyi. Öyle ise bu AKP iktidarını asılsız suçlamalarla kim devirebilir ki…
Canım Başbakanımız da Kemal abisine toz kondurmuyor. “Kemal ağabeyime söz söyletmem!” diyor; doğru mu, yanlış mı araştırmadan yanıt veriyor.
Burada bir hatırlatma yapalım. Dikkatinizi Kemal Unakıtan’ın İstanbul Çamlıca’daki kaçak villalarına çekelim.
Basın, bu villaların kaçak yapıldığını yazmıştı. Kemal ağabeyimiz de “Yalan söylüyorsunuz, iftira atıyorsunuz!” demişti.
Şimdi İstanbul Çamlıca’ya kondurduğu villalar yıkılıyor. Merak ediyorum Başbakanımız doğru çıkan bu suçlamaya ne diyor?
Her gün gazetelerde okuyoruz oğlunun şirketleri söz konusu olunca KDV 18’den 8’e iniyor. Ama vatandaşımız zorunlu besin maddelerini, zorunlu ilaçlarını alırken bundan yüzde 18 KDV veriyor.
Kemal Ağabeyimiz, kızının kamu kuruluşlarına bilgisayar satmak için girişimlerde bulunulduğunun söylenmesi üzerine “Bu da iftira!” demişti. İşte CHP’li Sevilgen adlı bir milletvekili, bu gün Kanal D’de “Yalan, diyorsunuz ama işte belge, buna ne diyeceksiniz?” diyordu. CHP de Kemal Unakıtan için üçüncü gensoruyu vermişti…
Birkaç gün önceki yazımda “Tas yere düşmeyince çangırdamaz!” demiştim. Tas yere düşmüştür çangırdayacak bilirim.
Umarım hükümet çatırdamaz; zira bilirim ortam o denli çetelerle, mafyalarla, saunalarla, Yeşillerle, Jitemçilerle, derin devletçilerle dolu ki bu çatırtıya AKP dayanamaz.
Bu nedenle diyorum ki Başbakanımıza “Büyük lokma ye de büyük konuşma. Düşünmeden konuşmak çok iş açar insanın başına…”
Av. Bilge Balta, 3.3.2006 Salı günü için
X
24. İŞTE HEPİMİZE TAM BİR SÖZLÜK
OY VERENE GÖRE TAM BİR GÖZLÜK
Aşağıdaki yazıyı okudukça okuyasım geliyor. Puan verme yetkim olsa 10 üzerinden de 10 puan veresim geliyor.
Ben ve benim gibi malı mülkü, parası olmayan sıradan kişiler, her seçimde sandığa gider. Hep aynı soydan, toplumdan kişilere oy verip döner.
Ara sıra, tek tük garibanlardan seçilmeyi başaran olursa da; barındırmazlar aralarında, ertesi seçimde yine döner aramıza.
Seçmenimiz alet edilir bu oyuna oylarıyla. Askere gitmek, vergi vermek, oy kullanmak borçtur boynumuza.
Oysa demokrasi halkın kendini kendisini yönetmesidir. Ülkede bulunan her kesim Büyük Meclis’te temsil edilmelidir.
Burada durup örnek verilmelidir. Memlekette 20 milyon işçi kesimi vardır. İşçilerin içinde sendikacı olmayan hava alır.
Yine yüzde 40’a yakın köylü kesimi vardır. Büyük Mecliste cana derman desen bir tane köylü temsilcisi var mıdır?
Bu arada esnafımız da unutulmamalıdır. Halkamızın yüzde 20’si de esnaftır. Esnafımızı temsil eden bir kişi orada mıdır?
Alavere dalavere her seçimde seçmen gider sandığa. Partiler kimi göstermişse oy verip döner onlara.
Bir çıkar çatışmasıdır sürer her seçim sonrası. Tek kale oynarlar verirler birbirine pası.
Dedik bir zamanlar oynanmasın bu oyun tek kale; biz solcuları da alın oyuna, sağcı solcu çift kale oynasın dostça.
Olmaz dediler; solcuların başına olmaz çorap ördüler. “Komünisttir, Moskova ajanıdır, kökü dışarıdadır!” diye basıp kurşunu öldürdüler.
Şimdilerde görmeye başladı solculara kurşun sıkan tosunlar. Bu işin arkasında Nato kaynaklı Amerika var. Bizim tosunlar; şimdi de “Kurtlar Vadisi Irak” filmiyle Amerika’ya kafa tutar.
İşi daha fazla kurcalamayalım. Gözümüze gözlüğü takalım, Sözlük’ü okuyalım.
+
SÖZLÜK
Hürriyet, 3.3.2006,Bekir Coşkun,
O zaman siyaset sözlüğünü yeniden ve baştan yazmak gerekiyor.
Aylığını bordro üzerinden alan vatandaşların, henüz ödenirken haberleri olmadan aylıklarından kesilen ve çok kazananlar ile zenginlerin asla vermedikleri paranın adi: Vergi...
İşte böyle yoksulların çoluk-çocuklarının rızkından kesilen ve adı "vergi" olan paraları toplandığı yer: Hazine...
Sonra o parayı ele geçirmek için açıkgözlerin kurdukları anayasal örgütlere verilen isim: Siyasi parti...
Açıkgözlerin en açıkgözü: Lider...
"Vergilerin toplandığı "Hazine"yi ele geçirmek için, "lider" başkanlığında itişip kakışmalarının ve tepinmelerin genel adi: Siyaset...
O itişip kakışma ve tepinme sonunda "vergi'lerin toplandığı "Hazine"yi ele geçiren taraf: İktidar...
O itişip kakışma sonunda "vergi'lerin toplandığı "Hazine"yi elinden kaçıran ve durmadan "Bu nasıl iktidar?" diyen öbür taraf: Muhalefet...
Sonrasını zaten biliyorsunuzdur.
"Vergi"lerin toplandığı "hazine"yi ele geçiren "iktidar", işin rezilliğini çıkartır.
Ve bir gün tekrar vatandaşa "peki, malı kim götürsün?" sorusunun sorulması gerektiğine karar verilir.
O nedir: Seçim...
Malı kimin götüreceğine karar veren ortak eğilimin adi: Milli irade...
"Vergilerin toplandığı "Hazine"nin etrafında kopan bu kızılca kıyametin geneli: Demokrasi...
Pekiii...
Verdiği "vergi'lerin toplandığı "Hazine"nin her seferinde "iktidar" tarafından "demokrasi" içinde soyulmasına canı sıkılan ve her seferinde "Bunlar da hırsız çıktı" diye zıplayanlara ne denir: Halk...
Bundan iyi tarif bulamazdınız zaten.
+
Şimdi öğrendik mi vergi, hazine, siyasal parti, lider, iktidar, muhalefet, milli irade, demokrasi, malı götüren ve halk ne demekmiş. Oy kullanan seçmenimiz kimlerin değirmenine su götürmekteymiş?
Av. Bilge Balta, 8.3.2006 Çarşamba günü için…
X
25. İSTİKLAL MARŞI’NA HAKARET EDİLMEMİŞTİR
TERSİNE İSTİKLAL MARŞI’MIZ YÜCELTİLMİŞTİR
KAYSERİ'de faaliyet gösteren bir dershane "ÖSS'ye Hazırlık-4" adıyla deneme sınavı edebiyat soruları bölümünde,
"Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı
Sermayeye satılık her santimi, her gramı
Sen şehit oğlusun, incitme yazıktır atanı
Kim çok verirse ona sat bu vatanı" dörtlüğü vererek, bu dörtlüğün hangi şiir türüne örnek olduğu sorusu sormuş.
Bir öğrencinin “Sorudaki dörtlüğün içeriğinin kabul edilemeyeceğini” belirtmesi üzerine, olay dershane yetkililerine iletilmiş. Daha sonra soruyu beğenmeyen öğrenci olaya tepki göstermek için arkadaşları ile birlikte eylem hazırlığına geçinde; olaya, Kayseri Emniyet Müdürlüğü müdahale etmiş ve sonra da Cumhuriyet Başsavcılığına, TCK'nun 300. maddesinin 2. fıkrasında yer alan "istiklal Marşı'nı alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır" maddesine dayanarak suç duyurusunda bulunmuş.
Kanıma göre bu soruda İstiklal Marşına hakaret edilmemiştir. Soruda günümüz politikacılarına dokundurma yapılmıştır.
Kaldı ki soruda istiklal marşı manevi bir üst makam olarak yüceltilip şehit kanlarıyla yoğrulmuş ülkemizdeki taşınmazlarının yabancı uyruklu kişilere satılmasından yakınılmıştır.
Hani bizim törenci Atatürkçülerimiz başı derde düşünce Anıt Kabir’e gidip yakınırlar ya… Bu soruda da “İstiklal Marşı”na yakınılmada bulunulmuştur. Soruda milliyetçi bir tepkime söz konusudur.
Ne var ki milliyetçi olduğu anlaşılan öğrencilerimiz bir milliyetçiye yakışır şekilde soruyu yanıtlayacaklarına duygusal bir anlayışla olaya tepki göstermişlerdir.
Hepimizin de kabul ettiği gibi bu Urfa ve çevresi İsrail Yurttaşı Yahudilere satılmaktadır. Sonra Antalya ve çevresi de Avrupa kökenli Hıristiyanlara satılmaktadır. Bu konu çok işlenmiş olup milli duygularımızı rencide etmektedir.
Ülkemizin emeğiyle geçinen yoksul yurttaşları ise neredeyse kendi ülkesinde parya durumuna düşmektedir. Bu da ülkesini seven bizim gibi milliyetçileri rahatsız etmektedir.
Bunlara ek olarak yapılan özelleştirmeler de yurtseverleri rahatsız etmektedir. Özelleştirilen iktisadi kuruluşların sayısı yüzleri geçmiştir.
Evet özelleştirme bir dünya gerçeği olmuştur; ama sormak gerekir, özelleştirilen kamu iktisadî kuruluşlarımızın sayısını bilen var mıdır? Özelleştirme sonucu kaç işçimiz çalıştığı işyerinin kapısına konmuştur?
Resmî kayıtlara göre üç-dört milyonu aşkın işsizimiz olmuştur. Bu işçilerimiz iş bulamadıkları için kahvelere dolmuştur.
Atalarımız Kurtuluş Savaşı’nda bu ülkeyi Yahudilere, Hıristiyanlara satmak için mi kurtarmıştır. Halkımızın büyük çoğunluğu bu ülkede açlık ve yoksulluk sınırında yaşamak için mi ölüp öldürmüşlerdir.
Gelelim sorusunun edebi açıdan incelenmesine. Soruda edebiyat sanatı açısından tariz sanatı vardır. Edebiyat sanatında tariz: “Bir olayı üstü kapalı, kinaye yolu ile söyleme, söz dokundurma, üstü kapalı olarak eleştirme ve dokundurma”dır.
Kaldı ki Dershaneden yapılan açıklamada da bu durum savulmaktadır. “Soruda teknik ve hukuki açıdan yanlışlık bulunmadığı savunularak” şöyle denilmektedir: "Tariz, kapalı bir biçimde söz söyleme sanatıdır. Söz konusu soruda kullanılan dörtlükte tariz sanatına başvurulmuştur. Bu soru, satirik şiir ayrıntısını ölçmek amacıyla sorulmuş ve soru yoluyla İstiklal Marşımızın ruhuna sahip çıkılması gerektiği mesajı verilmiştir."
Leblebiden nem kapmak doğru değildir. Kendi kendimizin sansürcüsü olmaya son verilmelidir.
Özetlersek: “İstiklal Marşımıza hakaret edilmemiş; İstiklal Marşımız, yüceltilmiştir.
Av. Bilge Balta, 9.3.2006 Perşembe için…
X
26. BU YARGILAMALAR VAR DA BİZE
NEDEN YOK MİLLETVEKİLLERİNE
Söyleyeceklerime örnek olmak üzere Bekir Coşkun’un yazısını sunuyorum bilgilerinize. Aynı biçimde yazıyor köşe yazarları hep birlikte:
+
“YOL NE YANA?..
ARTIK her şey çok daha net:
iktidar ile laik cumhuriyeti savunan tüm kavram ve kurumlar arasında çatışma derinleşiyor.
Saflar netleşti. Tavırlar sertleşti. Saldırılar sıklaştı.
Dinci, birkaç ay önceye kadar gösterdiği sakin ve yumuşak tavrını terk etti. Tiyatro bitti...
Dünkü Hürriyet'in manşetinin hemen altında, kutu içinde verilen başlık tüm olanların özeti gibiydi:
"Önce Rektör, şimdi Paşa..."
Önümüzdeki dönem Genelkurmay Başkanı olması beklenen Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a yöneltilen suçlamalar, binlerce "laik ve Atatürkçü" devlet memurunun kadrolardan temizlenmesinden sonra ulaşılan yerdir.
Demek ki sıra kuvvet komutanlarına kadar geldi.
Eğer hâlâ seyirci kalmayı tercih ediyorsanız, elbette er geç sıra size de gelecektir.
Beklemelisiniz...
Üç yıl boyunca kadrolaşan, stratejik noktalara adamlarını yerleştiren, devletin tüm kurumlarını denetimine alan ve daha ileri adımlar atılması gerektiğini düşünen dinci, önümüzdeki günlerde daha da hırçınlaşacak, daha da saldırganlaşacaktır, göreceksiniz.
Çünkü -sizler görmek istemediniz ama- onun kafasındaki model elbette "Çağdaş laik Türkiye Cumhuriyeti" modeli değildi.
Ders kitaplarında yapılan değişiklikler dahi amaçlarını açıkça anlatıyordu bize...
Dönüp bakmadınız...
Bir yol kavşağına geldi Türkiye. Siz ne yapacaksınız?..
Uygar ve çağdaş dünyada yerini almak için mi çırpınacak-çalışacak bu ülke?..
Aydınlığa doğru mu yürüyecek bebekler?..
Yoksa ortaçağın karanlığına mı dönüp koşacak çocuklarımız?..
Bir yol kavşağıdır tüm bu olanlar, artık görmelisiniz.
Peki siz ne yapacaksınız?..
Siz?..
Bekir Coşkun. Hürriyet, 7.3.2006”
+
Peki şimdi biz ne yapalım? Seyirci kalmamak için yargıya müdahale mi edelim…
Gerçi Bekir Coşkun’un söylediklerinde gerçek payı varır. AKP için; laik devlet yerine, İslam Devleti kurma özlemi vardır. Bu kaygı da benim en büyük kaygımdır.
Biliyorum yargıya müdahale edilmemeli. Ben beni bildim bileli, politikayla ilgilendiğimden beri, sık sık duyarım bu sözleri: “Yargı bağımsızdır, Yargıya müdahale edilmemeli.” Daha çok da bizimkiler söylerdi bu sözleri.
Değil mi ki konu yargıya intikal etmiştir. Yargıya saygımız gereği sonuç beklenmelidir.
Ancak burada AKP’ye söyleyecek sözüm vardır. Niçin Mehmet Ağar, Büyük Mecliste “Dokunulmazlığımı kaldırın!” diye meydan okuduğu halde dokunulmazlığı kaldırılmamıştır. Asıl önemlisi “Kazandığımız takdirde dokunulmazlığı kaldıracağız!” diyenler niçin dokunulmazlığı kaldırmamıştır?..
Bu gün dokunulmazlık arkasına sığınan 78’e yakın milletvekili vardır. Bu milletvekilleri içinde Başbakan, Bakan olanlar da vardır. Kuvvet Komutanı hakkında soruşturma açmasını bilenler kendileri neden dokunulmazlık arkasına saklanmaktadır?..
Av. Bilge Balta, 10.3.2006 Cuma için..
X
27. KİMSE TELAŞA FALAN KAPILMAMAKTADIR
YAZARLAR KAYIKÇI KAVGASI YAPMAKTADIR
Aşağıya Bekir Coşkun’un “Telaş” başlıklı yazısından bir paragraf alıyorum. Bekir COŞKUN, 8.3.2006 Hürriyet’teki köşesinde yazısında: “Cumhuriyetin kazanımları bir bir yok edilirken, yalakalığından, ahmaklığından ya da çıkarından dolayı sesini çıkartmayanlar, şimdi telaşlandılar.” yargısında bulunuyor ama; ben böyle bir telaş göremiyorum. Yerimizin darlığı nedeniyle söz konusu yazının ilk bölümünü alıyorum:
EĞER bu krize "Bir komutan, bir savcı, bir iddianame" gözüyle bakarsanız yanılırsınız.
Bu bir rejim sorunudur.
Okullarda, ders kitaplarında, camilerde, sermaye kesiminde, yerel yönetimlerde, sokaklardaki afişlerde, içki yasağında, üniversitelerde, türbanda, kamu kadrolarında, toplumun yaşam biçiminde...
Kısacası dört bir yanda süregelen sinsi karşı devrimin bir başka ucudur bu...
İşin içinde "Paşa" olduğu için önemsendi.
O kadar...”
+
Evet, Cumhuriyet devrimleri; 1950’den bu yana gıdı gıdım aşındırılırken kimse bu işin sonunun nereye varacağının ayrımına varamadı. Toplumu uyaranlar da ciddiye alınmadı. Söyledikleri onun inançsızlığına, itikadının bozukluğuna bağlandı.
İlkin Anayasa’nın dili değiştirildi. Sonra Türkçe’den Arapça’ya geçildi. Köy Enstitüleri ve Halkevleri kapatıldı. Arkasından Atatürk’ün “Benim iki eserim var. Biri Cumhuriyet, diğeri CHP” demesine karşın Atatürk’ün CHP’sinin mallarına el konularak kolu kanadı kırıldı. O tarihten bu yana da CHP kendini bulamadı.
Bu yetmedi; arkasından NATO’ya girildi. Amerikan sermayesi Marşal yardımı adı altında yurdumuza girdi. Ülkemizde ekonomik bakımdan bir canlanma oldu ama; en az kazananla en çok kazanan arasındaki uçurum aşılamaz oldu. Yüzde 20’ye varan yoksulluk yüzde 10’a varan bir açlık geldi bizi buldu.
Dahası insan haklarına ve laiklik ilkesine aykırı olarak zorunlu din dersleri dayatıldı. İhtiyaçtan fazla dini okullar açıldı. Bütün bunların amacı Atatürk’ün getirdiği aydınlanmanın karartılmasıydı. Bütün bunlar zaman içinde gıdım gıdım yapıldığı için; bırakınız halkımızı; aydınlarımız bile, bu işin sonunun nereye varacağını anlayamadı.
İş şimdi geldi laikliğin son kalesi olan Üniversiteler, Yargı ve Ordu’ya dayandı. Bu kalelere saldırıların asıl amacı da ABD’nin ve AB’nin istediği BOP’e ortam yaratmaktı.
BOP projesinin asıl amacı İslam toplumunu hizaya getirerek kendilerine muti bir toplum yaratmaktır. Böylece emperyalist ve kapitalist toplumun dünyaya dayattığı sermayeye küreselliğinin önündeki tek engeli kaldırmaktır.
Bekir Çoşkun’un sözünü ettiği telaşa gelince; bu telaşın sözünü ettiğim kaygılarla hiçbir ilgisi yoktur. Köşe yazarlarının yaptığı kayıkçı kavgasıdır. Bu güne değin olduğu gibi bundan sonra yapacakları kayıkçı kavgasından öteye geçemeyecektir. Çünkü büyük sermayeye dayalı medya bizim tanınmış aydınları ve yazarları midesinden ele geçirmiştir. Bunlar on binlerce dolar almazlarsa nasıl geçinecektir.
Kimse “Cumhuriyetin kazanımları bir bir yok edilirken, yalakalığından, ahmaklığından ya da çıkarından dolayı sesini çıkartmayanlar, şimdi telaş…” a kapılmamaktadır. Telaşa falan kapılan yoktur; yaptıkları kayıkçı kavgasıdır. Çok geçmeden bu yaygaranın yerini başka bir yaygara alacaktır.
Av. Bilge Balta, 11.3.2006 Cumartesi için…
X
28. ZEKERİYA BEYAZ’IN “VAR’A YOK!” DEME HAKKI VAR
“YOK YAHU! VAR!” DERSEM NİÇİN KEYİFLERE VERİR ZARAR
Dün (9.3.2006),Kanal D’de Seda Sayan’ın programı vardı. Seda Sayan’ın konukları arasında Bizim Gaziantepli İlahiyat Profesörü Zekeriya Beyaz da vardı. İlahiyat Profesörü ya; Seda Sayan da ona, “Dünya Kadınlar Günü” nedeniyle “İslam’da erkeğin karısını aldatması caiz mi?” diye sorardı.
Sanki diğer tek Tanrılı dinlerde bir erkeğin karısını aldatması caizmiş gibi bir anlam çıkıyor bu sorudan. “Hiç karınızı aldatabilirsiniz” der mi yaratan? Zekeriya Beyaz hocamız ise bu soruyu “Kesinlikle haramdır!” diye yanıtladı oturduğu koltuktan.
Şimdi size Zekeriya Beyaz hakkında çok kısa bir bilgi. Bu Zekeriya Beyaz; diğer Gaziantep’li Necdet Sevinç’le (Şu an Olaylara Tercüman gazetesinde yazıyor) bizim “Hayat Dersleri Topluluğuna” geldi. Hocamız Dr. Emin Kılıç Kale idi. Dini musiki ve tasavvuf dersleri verirdi. Bu ikili de Hocamıza öğrenci olmak istedi. Hocamız Dr. Emin Kılıç Kale’de bu ikiliyi bana çırak olarak verdi. “Önce bizim Yazman’ın çıraklığını yapın! Onu aşın, sonra bana gelin.” dedi.
Özetle sizin anlayacağınız bu Zekeriya Beyaz ve Necdet Sevinç Dr. Emin Kılıç Kale’nin derslerine gelip gitti… Kendilerini o zaman, o toplulukta lakabı Yazman olan Hayri Balta eğitti. Ne var ki ikisi de ilm-i ledün bilgisine dayanamadığı için ipi kırıp gitti ve üstelik bizleri de Gaziantep Emniyeti’ne “Bunlar komünist!” diye ihbar etti, rapor verdi. Bu iki kadim milliyetçi ve mukaddesatçı hakkında bu günlük bu kadar bilgi yetti.
Ne ise dönelim şimdi Seda Sayan bacımızın programına. Zekeriya Beyaz’ın bu programda yaptığı konuşmaya.
Zekeriya Beyaz efendi Medeni Yasamızla kabul edilen “tek eşliliği” İslam’a mal etti. İslam’daki evlilik hakkında bilgi vermedi es geçti.
İslam dini diğer dinlerden farklı olarak erkeğin zina etmesini önleyecek bütün önlemleri aldı. Evli bir erkek zina suçunu işlerse recm edilerek (taşlanarak) öldürülmekti onun hakkı.
Çünkü İslam’da; erkeğe dörde kadar eş alma hakkı verildi. Üstelik elindekileri boşamak koşuluyla istediği kadar evlenebilirdi. Hazreti Ali’nin oğlu Hasan; bu usulle yüze yakın kadınla evlendi. Bu nedenle de Hasan’a mutaallaka (Boşayan) Hasan denildi. Bakınız; Gazali. İhyayı Ulumüddin Din)
Bütün bunlar yanında hakiki İslam’da bir erkeğin istediği kadar cariye alma hakkı var. İsterse dört nikahlı karısının üstüne istediği kadar cariyeyi da haremine sokar. Bütün bunlara ek, Müslüman bir erkek isterse muta evliliği (geçici evlilik) de yapar. İslam dini erkeğe bu kadar hak vermişken erkek nasıl olur da zina yapar? Bu nedenle İslam, zina yapan erkeği taşlayarak öldürüp tahtalı köye yollar.
Seda Sayan bacımız bu konuya da değindi. İran’daki uygulamayı örnek göstererek Zekeriya Beyaz’a “Hocam, bir günlük nikah olur mu?” Zekeriya Beyaz da “Hayır! Kesinlikle olmaz!” diye emir buyurdu. Yani açıkça var olana yok diyerek kıvırdı.
Peki yokmuş da bu İran bu geçici evliliği niçin yapar? Bu soru yürekleri yakar, gerçeklere tahammülü olmayanları sarsar. Bu konularda benim www.bilgebalta.com adlı sitemde dinsel konu bölümünde ayrıntılı bilgi var.
Şimdi Zekeriya Beyaz’ın yok dediği ayete okuyalım. Zekeriya Beyaz’a “Kur’an-da var olan bu ayete ne diyeceksin?” diye soralım. İşte ayet:
“Evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı. Mâliki bulunduğunuz câriyeler müstesnâ, bunlar Allah’ın üzerinize farz kıldığı hükümlerdir. Bunlardan başkasını, zinadan kaçınıp, iffetli, mallarınızla istemeniz size helal kılındı.Onlardan faydalandığınıza mukâbil, kararlaştırılmış olan mehirlerini verin; kararlaştırılandan başka, karşılıklı hoşnut olduğunuz hususta size bir sorumluluk yoktur.” (Diyanet Kuran’ı. Nisa. 4)
İşte İran, bu ayete dayanarak geçici evlilik yapmaktadır. Dini nikah kıymak koşuluyla bir saatliğine, bir günlüğüne geçici evlilik yapmaktadır. Bu tür evlilik İslamiyet’in ilk yıllarında da uygulanmıştır. Şiiler Kuran’ın bu emrine uymakta; Sünniler ise uymamaktadır. Allameler ise “Kuran’ın bir ayete inanmayan kafir olur!” demektedir…
Gerçi bu benim eski çırağım diğer ilahiyatçıların cesaret edemediği yeni yeni şeyler söylüyor. Ama arada sırada gerçekleri gizliyor… Eski hocası da kendisini dinledikçe gülüp geçiyor.
Bilge Balta, 13.3.2006 PAZARTESİ İÇİN…
X
29. BURASI İSTANBUL HALKALI
ÇAĞDAŞLIK BÖYLE Mİ OLMALI
8 Mart’ta Dünya Kadınlar günü kutlandı. Halkımız toplantılarda, yürüyüşlerde, konferanslarda kadın haklarını dile getiren çağdaş kadınlarımızı görünce umutlandı.
Aynı günlerde İstanbul Halkalı’da da bir miting yapıldı. Aşağıda fotoğrafını gördüğünüz kadınlarımız da toplantıya katıldı. Bu fotoğrafları görünce umutlarımız karardı.
Burası ne Irak, ne İran ne Arabistan ne de Afganistan. Görüldüğü gibi 73 yıllık çağdaş Cumhuriyette gidişimiz tornistan.
Acaba AKP iktidarı bize gözdağı mı veriyor. “Türban’a razı olmazsanız bu tür kadınlarla dolacak ortam!” mı demek istiyor.
Bizimkilerin tesettür konusunda Libya, Mısır, Suriye devlet büklerinin eşlerinin yanında sıkma başlı olarak görülmesi Cumhuriyetimizin kazanımları ile bir çelişki oluşturmaktadır. Oysa İslam ülkelerindeki devlet ve hükümet büyükleri Atatürk’ümüzün bakış açısını örnek almaktadır.
Ne diyordu Atatürk bakalım. Atatürk’ten ne denli ayrı düştüğümüzü anlayalım:
1. “Gezilerim sırasında bırakın köyleri şehirlerde ve kasabalarda kadınlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok yoğun ve sık sıkıya kapattıklarını görüyorum. Özellikle bu sıcak mevsimde kadınlarımızı kapatmak onlara işkence ve sıkıntıdan başka bir şey getirmez.” (28.2.1925 İnebolu Türk Ocağı’ndaki konuşması…)
2. “Kuşku yok, ilerleme ve yenilenme adımları iki türle birlikte, arkadaşça aşılmak gerektir.” (30.8.1925, Şapka Devrimi için geldiği Kastamonu’da…)
Bu da kılık kıyafet konusunda yaptığı konuşmadan:
3. “Bizim kılığımız uygar ve uluslar arası mıdır? (Hayır sesleri…)
Sizlere katılıyorum. Deyimimi hoş görünüz. Altı kaval üstü şişhane diye anlatılabilecek bir kılık kıyafet ne ulusaldır ve ne de uluslararasıdır…” (28.8.1925 İnebolu’da Şapka Devrimi dolayısıyla yaptığı konuşmadan…)
Tesettürü Allah’ın emri diye dayatmak kadınlarımıza karşı yapılan en büyük haksızlıktır. Kadınlarla erkekler arasında ayrım yapmak günahtır, ayıptır. Bu yargımın kaynağı Kuran’dır. Kuran’da bu ayet gibi daha birçok ayet vardır:
“Allah, emrini yerine getirendir.” (K. 65/3)
“Bizim emrimiz … göz açıp kapama gibidir.” (K. 54/50)
“”Ol” dediğinde oluverir.” (K. 16/40)
Demek ki fotoğraftaki tesettür gibisi Allah’ın emri olsaydı; göz açıp kapama süresi içinde Allah emrini yerine getirirdi.
Ne var ki kendi tercihlerini Allah’ın emri diye dayatanlara; bizim yaptığımız deveye hendek atlatmak gibidir. Kendi tercihlerini Allah’ın emri olarak dayatanlara yol verilmemelidir.
Av. Bilge Balta, 14.3.2006 Salı günü için…
X
Sevili Bora ve Rıfat,,
Önce sevgi sizlere,
Aşağıdaki uyarıyı Fevzi Günenç yapmış. Benim gözümden kaçmış ama onun gözünden kaçmamış.
Sizden ricam 73’ü 83 olarak düzeltiniz.
Sevgiler.
Av. Bilge Balta, 13.3.2006
x
Sevgili Ustam,
Ne yaptın sevgili Bilge Baltam, cumhuriyeti biz de mi geriye götürecektik? Hem de tam 10 yıl! Yanlış bir tuşa basmak nasıl hatalar getiriyor, görüyorsun:
"...Görüldüğü gibi 73 yıllık çağdaş Cumhuriyette gidişimiz tornistan. (...)"
"83 yıllık cumhuriyette..." olmayacak mıydı?
Umarım fark edip düzeltmişsindir.
Sevgiyle
FEVZİ GÜNENÇ, 13.3.2006
X
30. BÜTÜN GAZETELER YAZIYOR
YAĞMUR DEĞİL ÇETE YAĞIYOR
Şimdi şu utandıran tabloya her birlikte bakalım. Hangi taşa başımızı vuralım. Sözü uzatmadan 12 Mart 2006 tarihli Akşam’daki şu haberi okuyalım:
“UTANDIRAN TABLO:
Operasyonlarda 5'i müdür 60 polis, 11 emekli veya görevden atılmış polis,
9'u müdür, 91 gümrükçü, 34 doktor, 26 eczacı, 27 öğretmen, 2 kimyager
1 albay, 1 yüzbaşı, 18 astsubay,
1 müsteşar yardımcısı, 3 genel müdür, hakkında soruşturma ve gözaltı işlemi yapıldı.
Öte yandan tapu, nüfus, sağlık ve belediyelerde düz memur olarak görev yapan 51 kamu görevlisinin vatandaştan rüşvet aldığı belirlendi. Ortaya çıkan tablo, çetelerin devletin birçok kurumuna sızdığını gösterdi.” 12 Mart 2006. Akşam
Bu listeye Kapıkule Sınır Kapısı’nda tutuklanan 19’unu polis, 59’u gümrükçü 78 kamu görevlisini de eklerseniz; konu hakkında düşünmeden edemezsiniz.
Diyelim bunlardan beşi yalan, onu yalan; yok mu bu haberler içinde hiç doğru olan… Duyarsızdır, sorumsuzdur bu oluşumdan rahatsız olmayan.
“POLİSTEN ÇETEYE GÜVENCE:
(Çete üyesi Sezer Bayındır amirim dediği Eminönü Asayiş Büro'da görevli komiser İhsan Düzgün'ü büroda ziyaret ettiği, yaptığı telefon konuşması sırasında ortaya çıkıyor:
Çete üyesi M.T: Nasılsın?
Çete üyesi S.B: iyiyim, ben amirimle beraber oturuyorum.
M.T: Abi yakında ben de gelicem, mahcubiyetimiz var, gelince halledicem…
Polisten çeteye güvence: Adamı getir, senin adını kayıtlardan çıkarırız.” (12.3.2006, Akşam)
Konuşmada sözü geçen “mahcubiyet”in ne olduğunu tahmin edersiniz. “Demek ki daha önce söz verdiği çorba parasını getirecek!” dersiniz.
Şimdi beni bir merak aldı. Bu rüşvet, komisyon olayı tarih boyunca vardı. Ne oldu da bu tür olaylar basına yansımaya başladı. Acaba diyorum “Bu AKP iktidarının bir uygulaması mı?” Bu soru aklıma gelince diyorum: “AKP önce dokunulmazlık arkasına sığınanları aklamalı…”
Ne olursa olsun kapitalist ekonomide bunlar olağandır. 1 milyar Tl alan bir kamu görevlisi 500 milyonunu ev kirası olarak verirse 500 milyonla nasıl yaşamalıdır?..
Yoksa bizim Mehmet Tekerlek gibi bataklığı kurutmak yerine bataklığın ürettiği sineklerle baş edemezsiniz. Sineklerin kökünü kesmek için bataklığı kurutmalısınız.
Ne var ki kimse buna yanaşmıyor; bataklığı kurutmak isteyenleri de “Komünist!” diye suçlayıp, dışlıyor…
Sorunun çözümü “Adil Düzen”dir. Sözünü ettiğim “Adil Düzen” Erbakan’ın dile getirdiği Adil Düzen değildir. Bu aksaklık yeterli bir ücret politikası ile düzeltilir. Bu olayları bir daha görmek istemiyorsak kamu görevlilerine yeteri kadar ücret verilmelidir.
Şu noktayı önemle vurguluyorum. Genelleme yaparak bütün kam görevlilerini suçlamıyorum. Kamu görevlilerinin büyük çoğunluğunun dürüst olduğuna inanıyorum.
Yoksa bu böyle gelmiş böyle gider. Çaresiz kalan yurttaşlarımız da “Tas yitmiş curunu başına geçir!” der.
Av. Bilge Balta, 15.3.2006 Çarşamba
X
31. ŞİMDİ OKUDUĞUMUZ İSTİKLAL MARŞI
YENİDEN YAZILSA NASIL YAZILIRDI
Bilindiği gibi “12 Mart 1921” tarihi,”İstiklal Marşı’mızın TBMM’de kabul edilişinin yazıldığı tarihtir. Demek ki aradan 85 yıl geçmiştir.
Büyük şairimiz Mehmet Akif İstiklal Marşımızı yazdığı günleri şöyle anlatmıştır: “İstiklal marşı bir daha yazılamaz. Onu kimse yazamaz.Onu ben de bir daha yazamam. Onu yazmak için, o günleri yaşamak gerekir. İstiklal marşı o günlerin koşulları altında yazılmıştı. Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırtmasın.”
Mehmet Akif çok yoksul bir yaşam sürdüğü halde o günün parası ile verilen 500 lira gibi büyük bir meblağı “Ben parayla millî marş yazmam!” diyerek almamıştır.
İstiklal Marşımızın kutlandığı bu günlerde AKP iktidarı da Ankara Kızılcahamam’da her zaman yaptığı toplantılardan birini yapmıştır. Sayın Başbakanımız da bu toplantıda İstiklal Marşımızın 10 kıtasını ezberden ve takılmadan okuyarak millet vekillerimizi galeyana getirmiştir. İyi de etmiştir. Bu güne değin gelmiş geçmiş Başbakanlarımızdan hangisi ezbere İstiklal Marşımızı okuyabilmiştir.
Bu arada İstanbul’da öğrenciler arasında İstiklal Marşı okuma yarışması düzenlenmiştir. Miniklerimiz takdir toplamış, beğenilip alkışlanmıştır. Bu arada bir Ermeni kökenli küçük kızımız da üçüncülük almıştır.
Bu kadar girişten sonra girelim bu günkü konumuza. Acaba diyorum bu gün bir İstiklal Marşı yazılsaydı, nasıl yazılırdı acaba?
Bu soru 2002 tarihinde de sorulmuş. O tarihlerde İstiklal Marşımız aşağıdaki gibi yazılmış. Yazılan bu yeni İstiklal Marşı’mız için de tarafından 12.10.2002 şöyle bir giriş yapılmış:
“1980 ile 2002 arası için bir istiklal marşı yazılsa idi nasıl olurdu acaba? 1980 ile başladı çöküş. Daha önce temizlenmişti ayrık otları. 12 Martta ve 12 Eylül'de ne kadar aydın, ileri, solcu varsa; kimi işkenceden geçirildi, kimi yargısız infazda gitti, kimi yurt dışına kaçtı. Bu temizlikten sonra artık kapitalizme geçilebilirdi, geçildi.
Kapitalizm ise soygun, vurgun düzeni idi Çete mafya düzeni idi. Komisyon rüşvet düzeni idi. Yeryüzü kapitalizm gibi ahlaksız ekonomik bir sistem görmemişti ve de görmeyecekti... Kapitalizm ekonomide başarısız olan işveren apartmandan, köprüden atlayarak intihar edecekti.
12 Eylül’den sonra gelen 2. Cumhurbaşkanı: "Benim memurum işini bilir!" diyerek kamu görevlilerine “Rüşvet yeyebilirsiniz!” işaretini verdi. Sonra: "Sayın Cumhurbaşkanım şurada şurada büyük yolsuzluklar!" oluyor diye ihbar eden bir bakanına (Hasan Celal Güzel): "Elinden geliyorsa sen de yap! Elin yaptığından sana ne!" derdi... Bu nedenle şimdi her kurumda ortalık kel ağanın bağına döndü. Hortum, komisyon,rüşvet nedeniyle cezaevleri yol geçen hanına döndü.
Cumhurbaşkanımız kapitalist ekonominin kurallını biliyordu. “Kapitalist ekonomi soygun, vurgun, bankada hortum, kamu alışverişlerinde komisyon, rüşvet olmadan kapitalist ekonomi yürümez!” diyordu.
Kendi partisinden bir İçişleri Bakanı çıktı. Hortumcuların, kaçakçıların, rüşvetçilerin peşine düştü. Hemen kendisini aldılar görevden. Çünkü Saadettin Tantan kapitalizmin kuralını bilmiyordu. Nedir o kural: "Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler..." idi.
Ülkemizi o hale getirdiler ki, bu gün ülkemizde halkımızın yüzde sekseni "sosyal demokrasiyi" komünistlik sanıyor, öcü gibi bakıyor, “sosyal demokrasi’den, “sosyal adalet”ten ödü kopuyor, korkuyor...
Halkımızı böyle koşullandırdılar... Şimdi de solcusu ile sağcısı ile tutturmuşlar. "Emperyalizme karşıyız!" diye. Hem “sosyal demokrasi”den korkacaksınız, hem “Sosyal adalet”i komünistlikle eş değer sayacaksınız; hem de kapitalizme ve emperyalizme karşı olacaksınız, bağımsız devlet kuracaksınız.... Hadi be sen de…
Dünkü yazımızda sözünü ettiğimiz “İSTİKLAL MARŞI” sunuyorum. Kim yazmışsa güzel yazmış, kendisini kutluyorum. “Günümüzde bir istiklal marşı yazılsa idi ancak bu biçimde yazılırdı!” diyorum.
Ben bu yazıyı 31.10.2002 tarihli Anadolu'da Vakit'ten aldım. Vakit de 30.10.2002 tarihli Vatan gazetesi yazarı Ruhat Mengü'den aktarmış. Ancak Ruhat Mengü'nin kendisi mi yazmış, kendisine bir başkası mı göndermiş orası belli olmuyor...
Sözü daha fazla uzatmayalım. Sizleri günümüzden dört yıl önce yazılan istiklal marşı ile baş başa bırakalım. Acaba şimdi yazılsaydı nasıl yazılırdı bunun yanıtını da okuyucumuza bırakalım.
2002’DE YAZILMIŞ İSTİKLAL MARŞI
Bakma, dönmez şafak vakti yurttan kaçak o alçak
Dönmeyip Amerika'da arlanmaksızın yaşayacak
O benim milletimin hırsızıdır yurdu soyacak
Hortumladıkları benimdir, milletimindir ancak
Çalma kurban olayım hepsini ey hırslı çakal
Gariban halkıma da bir pul bırakacak kadar al
Olmaz sana sonra götürdüğün paralar sonra helal
Hakkını vermezsen buradaki ortaklarının behemehal
Ben ezelden beridir aç yaşadım, aç yaşarım
Hangi hükümet beni kurtaracakmış şaşarım
Kurumuş musluk gibiyim, ne akar ne taşarım
Yırtsam da bir tarafımı, hiç görülmez başarım
Mali krizler örmüşse çelikten duvar
Benim "cağız", "ceğiz" diyen bir hükümetim var
Bağırsın korkma, nasıl işimize burnunu sokar
Avrupa Birliği denen tek dişi kalmış canavar
Arkadaş, Meclise namusuyla çalışanları uğratma sakın
İşe aldıracakların olsun hep sana yakın
Gelecektir belanı vereceği günler Hakkın
Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın
Siz CIA’nin işkence uçakların davete bakın (Bu da benden olsun…)
Yaktığın yerleri orman diyerek geçme tanı
Çalışanı işten at, doldur kadroya yatanı
Gözleri açık yatır seni kurtaran ATANI
Satılmadık o kaldı, durma satıver vatanı
Sermaye mutlu olsun, olsa da çevre feda
Semizletin Apo'yıı, mezarında dönsün şüheda
Uydurma kanunlarla Meclisten getirin seda
On bin yıllık tarihe, yurdum ederken veda
Cümlemizin bu yurdu yok etmek mi emeli?
Yediğiniz herzelere başka ne demeli?
Oyuverin altını, iyice sallansın temeli
Yurdumun ki, sonunda vatandaş kükremeli...
O zaman durur belki gözümden akan yaşım
O zaman doğrulur belim, yukarı kalkar başım
O zaman boşa gitmez yıllar sürer uğraşım
Hesabını verip de gittiğiniz gün kardaşım
Dalgalanın siz de dolar gibi şimdi suçlular
Olsun artık soyguncuya vurulacak bir yular
Ebediyen öyle yok hesapsız bir iktidar
Sizlerden de hesap sokan birileri var
Hakkıdır garip yaşamak vatandaşın da gülmek
Hakkıdır ezilmiş milletimin aydınlık bir gelecek!...
(Vatan, Ruhat Mengü'nün köşesinden aktaran, Anadolu'da Vakit, 2.10.2002)
Av. Bilge Balta, 17.3.2006 Cuma günü için...
X
32. SEN ÇOK YAŞA, ÖZKÖK PAŞA
Kimin aklına gelirdi; 12 Mart ve 12 Eylül’ün baskıcı, yasakçı paşalarından sonra; böyle aklı başında, soğukkanlı, ne yaptığını ve ne yapacağını bilen bir paşa’nın Genel Kurmay Başkanı olacağını…
Bu Paşa; aklı eksiklerin aklına uysaydı, uymaca akıllı olsaydı, şimdiye çoktan bir 28 Şubat daha yapardı. Uymadı, soğukkanlılığını yitirmedi, devlet adamlığına helal getirmedi. Her olayda, her koşulda ve gelişmede Bilge kişiliğini gösterdi. “Biz, masaya yumruğumuzla değil aklımızla vururuz!” dedi.
Son olarak geçtiğimiz hafta içinde Harp Akademileri Komutanlığında dikkat çekici ve de uzun bir konuşma yaptı.
Yeni liderlik kavramını anlattı. “Deliye de ihtiyaç olabilir” dedi. “Konuşmayı bir deli de yapsa dikkate alın, söylediklerinden pay çıkarın!” dedi. “Şartlanmalardan kurtulun; her soru ve olaya soğukkanlılıkla, aklınızı kullanarak, yaklaşın” dedi. Bir de örnek verdi.
Güney Kore’yi ziyaret ettiğinde rehberi kendisine şöyle bir soru sormuş: “1=5, 2=25, 3=125, 4=625 ise 5 nedir?” Bu soru insana matematiksel bir soru gibi gelirse de aslında bir akıl ve mantık yürütme sorusu imiş. Sorunun mantıksal yanıtı, birçoğumuzun düşündüğü gibi, 3125 ise de, koşullanmanın zincirlerini kırarak düşündüğümüz takdirde 1=5 ise 5=1 edermiş…
Paşamız; “Sizlere aykırı gelen düşünce ve görüşlerden korkmayın. Size aykırı gelen fikirlere Vatan hainliği damgasını yapıştırmayın” diyor. “Peşin hüküm vermekten kaçının” dedikten sonra: “Benim size önerim, hiçbir zaman herhangi bir konuda ileri sürülen bir fikre karşı önyargıyla hareket etmeyiniz. Çok aykırı fikirlerle karşılaşabilirsiniz. Bu fikirlere vatan haini bir düşünce gibi yaklaşırsanız fikirlerden yararlanma marjını daha başında sıfırlamış olursunuz…” diyor.
Oysa bizde bilen de konuşuyor, bilmeyen de konuşuyor. Kendisine aykırı gelen, ülke sorunları ile ilgili çözümler ileri sürene “vatan haini”, ahlak ve din konusuna farklı yaklaşanlara da “dinsiz” deyip işin içinden çıkıyor. Halkımızın da bu suçlamalar karşısında beyin damarları tıkanıyor, susup kalıyor…
Paşamız Batı Uygarlığı konusunda aynen şöyle diyor: “Ülkemiz kararını Cumhuriyet’le birlikte ve hatta Osmanlı döneminde sürekli Batı’ya doğru ilerlemeye çalışarak vermiştir. Büyük önder Atatürk de, Türk ulusuna hedef olarak ‘çağdaş medeniyetler seviyesi üzerini’ göstererek Türk ulusunun tercihinin açık olarak akıl ve bilimin egemen olduğu Batı medeniyetinden yana olduğunu belirtmiştir.”
Böylece Batı uygarlığına ve laiklik ilkesine vurgu yapıyor. Çünkü Batı uygarlığının kökeninde laiklik yatıyor. Laik demek akıl, bilim ve teknik demektir. Üretimde ve yönetimde hurafelere, masallara yer vermemek demektir. Yaşamı sevmektir. Yaşamak yaratmaktır.
Özkök Paşa’nın bu saptaması çok daha ilginç. Bakalım bizim Ulusalcılar ne deyecek?.. Umarım “Batı merkezli” bir konuşma demezler. Umarım, Paşamıza “Batı hayranı!” diyerek yüklenmezler.
Ne var ki toplumuzun; üretim yöntemi olarak, teknik olarak, bilimsel yaklaşım ve maddi olarak yüzü batıya dönüktür; ama ve ne var ki, manevi olarak, geleneksel olarak, inançsal olarak da yüzü doğuya dönüktür.
Sakallı Celal’in dediği gibi ”Halkımız batıya doğru hareket eden bir gemide doğuya doğru yürümektedir.” Her ne kadar askerlerimizin özlemi Batı uygarlığı ise de; halkımız yakasını Doğu mistisizmine kaptırmıştır. Bakalım bu çelişki bizi hangi dünyaya savuracaktır.
Av. Bilge Balta, 19.3.2006 Pazartesi için…
x
33. ANAYASA ÜSTÜNDE GİZLİ ANAYASA
SÖZÜ OLAN VARSA HEMEN ÇIKSIN ORTAYA
20 Mart 2006 tarihli Hürriyet, birinci haber olarak: - “GİZLİ ANAYASA YÜRÜRLÜĞE GİRDİ” diyerek “Geçen yıl 24 Ekim’de yapılan Milli Güvenlik Kurulu Toplantısında uygun bulunan “MİLLİ GÜVENLİK SİYASET BELGESİ Bakanlar Kurulu tarafından onaylandı “- başlığı altında veriyordu. “Hürriyet tarihi belgede son aşamayı açıklıyor” köşe başlığı ile sıralıyordu. “İRTİCA TEMEL TEHDİT.12 MİL SAVAŞ NEDENİ” dedikten sonra tek tek sıralıyordu. Şimdi bu sıralama ve görüşlerimizi açıklamadan önce bir giriş yapalım. Bu GİZLİ ANAYASA ne imiş ona bakalım.
Öncelikle belirtelim ki Kapitalist Üretim Yöntemine dayanan ülkelerde bizdeki Millî Güvenlik Kurulu gibi kuruluşlar var. Bu kuruluşlar parlamentonun gideceği çizgiyi belirler. Yani anlayacağınız parlamentolar MGK’nin belirlediği yolda gider.
Yani Kapitalist Ülkeler yönetiminde bu ilkeler esastır. Bu Gizli Anayasa’nın bir adı da “Kırmızı Kitap”tır.
Bu Kırmızı Kitap parlamentonun seçtiği Başbakan’a koltuğa oturur oturmaz verilir. İşte “İzleyeceğin yol!” diye uyarılır, kulağı çekilir.
Demek ki biz seçmenler Parlamentoya Kırmızı Kitap’ı uygulayacak memurlar seçiyoruz; seçtiklerimize de milletvekili diyoruz.
Milletvekili denince aklıma Ankara Gençlik Parkı gelir. Gençlik Park’ının çevresinde mini bir tren çocukları gezdirir. Her milletvekili denince gözümün önüne bu mini trende dönüp duran çocuklar gelir. Milletvekillerimiz de bu trene binen çocuklar gibi belirlenen hat üzerinde gidip gelir…
Ne ise bu kadar girişten sonra gelelim Gizli anayasa’da belirlenen ilkelere… Neler kurallaştırılmış bakalım dikkatlice:
Bir: İrtica, bölücülük ve aşırı sol Türkiye’nin iç güvenliğini tehdit eden temel unsurlardır.
Bu ilke ne zaman söz konusu olsa; aklıma, kanadı kırık bir kuş gelir. Sol kanadı kırık kuş açamaz, iki de bir devrilir.
Bunu da bizdeki solun durumuna benzetirim. İrticanın din ve inanç özgürlüğü altında rahatça örgütlenmesine üzülürüm.
İki: Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkarması savaş nedenidir.
Bu ilke de yerindedir. “Casus Belli” kod adı ile bilinir. Yunanistan, bize Ege’de yüzecek deniz bırakmayacak kadar densizdir.
Üç: Toplumun dini duygularını kullanmak isteyenlere izin verilmez.
Güldürmeyin Allah aşkına! Sizleri bilmem ama ben güldüm katıla katıla. Tayip Erdoğan’ın Bitlis’te okuduğu şu şiir geldi aklıma: “Minareler süngümüz, Kubbeler miğferimiz, Camiler kışlamız, Müminler askerimiz.” Bu yetmez mi dediniz? O zaman bir de şunu deriz:
“Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor diye. Yahu bu millet istedikten sonra, tabii elden gidecek, gidecek yahu!”
“Hem Müslüman hem laik olunmaz. Ya Müslüman olacaksın ya laik!”
Üstelemeyin; daha fazla söyletmeyin…
Dört: Güçlü ülke olmanın yolu refahı artırmak ve yaymaktan geçiyor.
83 yıldır bu temennilerle yaşanır. Her geç en yıl çalışan halkın kemerleri sıkılır. Kısa bir örnek vermek gerekirse 10 milyon’a yakın işsizimiz vardır. Yoksulluk sınırı 1 milyara; açlık sınırı 500 milyona dayanmıştır. Açlık, işsizlik o denli yoğundur ki hemen hemen ilimizde kapkaçcılık yapılır. Sokaklarımızda da ise 250 bine yakın tinerci çocuklar vardır. Bunların oranı yüzde kırka varır.
Yer kalmadı, bir tane daha alalım. Yazımızı noktalayalım:
Beş: Devrim Kanunları ödün vermeden uygulanır.
Uygulanacak Devrim Kanunu mu kalmıştır? Bütün Devrim Kanunları orasından burasından aşındırılmıştır. Evrim teorisini anlatacak okul bile kalmamıştır. Evrim teorisinin yerini Yaratılışçılık almıştır.
Hani derler “Hangi taş büyükse; “Git başını vur ona!” Ortada baş vuracak taş kaldı mı, söyleyin bana… Av. Bilge Balta, 20.3.2006, Perşembe için.
X
34. BİLGE SORULARINA BİLGECE YANITLAR
BAKALIM NASIL KARŞILAYACAK OKURLAR
Aşağıdaki yazıyı 19.3.2006 tarihli Milliyet yazarlarından Metin Münir’in yazısından alıyorum. Anlaşılır olanları anlaşılması zor olanlardan ayırıyorum. Sizleri de sorulara yanıt vermeye çağırıyorum:
“Size bir sual soracağım" dedi Kral Milinda, Saygıdeğer Nagase’na'ya- "Cevaplandırabilir misiniz?"
"Lütfen sualinizi sorun" dedi Saygıdeğer Nagasena.
"Sordum ya" dedi Kral Milinda.
"Cevaplandırdım ya" dedi Saygıdeğer Nagasena.
"Cavabınız neydi?" dedi Kral Milinda.
"Sorunuz neydi?" dedi Saygıdeğer Nagasena.
"Bir şey sormadım" dedi Kral Milinda.
"Bir cevap vermedim" dedi Saygıdeğer Nagasena”
- Görüldüğü gibi burada bilgeler birbirini sınıyor… Dayanaksız sorulara dayanaksız yanıt veriyor. İstediğimiz kadar düşünün siz; ne demek istendiğini anlayamayız biz. Şimdi biz neyiz?
+
“Ben Tanrı'yı hangi gözle görüyorsam; Tanrı’da beni o gözle görüyor.”
- İlk okuyuşta güzel bir yaklaşalım. Şimdi bir de olayın gerçekliğini araştıralım. Bir gün Genel-İş Sendikasında 20 yaşlarındaki genç bayana: “Doğruyu söyle. Tanrı deyince aklına ne geliyor?” dedim. “Tarık Akan geliyor!” güldüm! Şimdi adı Salman olan bu kızımız Tanrı’yı Tarık Akan gibi görüyorsa; Tanrı da adı Salman olan kızımızı Tarık Akan gibi göremez ya…
+
“Bir başka sefer elinde yanan bir meşale, bana doğru gelen bir çocuk gördüm. "Bu ışığı nerden getirdin?" diye sordum. Çocuk hemen meşaleyi söndürdü ve "Siz bana ışığın nereye gittiğini söyleyin, ben de nereden getirdiğimi söyleyeyim" dedi.
- Hadi bakalım çık çıkabilirsen işin içinden. Bu bilgelere bir soru da benden: “Siz bana nereden geldiğimizi söyleyin; ben de size nereye gittiğimizi söyleyeyim…”
Böyle dersem sorunun yanıtını vermiş mi olurum. Hayır, doğru bulmam: Doğrusunu şu sözlerle duyururum: “Topraktan geldik toprağa gideceğiz!..” Basiretimiz bağlanmazsa Cennet’i de Cehennem’i de bu dünyada göreceğiz…
+
“Kolay olan doğru olandır dedi Chuang-Tzu. Doğru başlarsan, kolay. Doğru devam edersen, kolay. Kolay gitmenin yolu doğru yolu bulmaktır. Doğrusu kolay yol istememektir.”
- Demek ki kolay bir iş yoktur. Doğru yolda gitmek bile zordur. Ancak doğru yolda, doğru giden hiçbir şeyden korkmayacak; daima huzurlu ve mutlu olacak.
+
“Annen ve baban dünyaya gelmeden önce sen nasıl bir yüze sahiptin?”
- Annem babam dünyada bir araya gelmeden ben nasıl dünyaya gelirim. “Hadi Bilge baba sen bu soruya yanıt ver?” derim…
+
“Kim kendini bilir, Tanrı’'yı bilir.”
- Bu deyim bizde çok söylenir; ne var ki yüzde doksan dokuzumuz, Tanrı’yı kendinden ayrı, kendi dışında bilir.
+
“Bir gün Chao-chou karda yürürken düştü. "Bana yardım edin kalkayım" diye bağırdı. Bir keşiş geldi ve yanına uzandı. Chao-chou kalktı ve uzaklaştı.”
- İnsaf yahu düşenin kalkması için bir başkasının düşmesi mi gerekir? Bu bir kapitalizm ilkesidir; kapitalizmde; yüz kişi yoksul olur bir kişi zenginleşir.
+
“Başkalarını bilen bilgedir. Kendini bilen aydınlanmıştır.”
Peki, “Hem başkalarını; hem de kendini bilen ne olmuştur?..”
Av. Bilge Balta, 21.3.2006 Salı..
X
35. HEDEF: ILIMLI İSLAM’DIR/GERİSİ TÜMDEN YALANDIR
Evet, ilk hedef Ilımlı İslam’dır, gerisi tümden yalandır. Kurucusu da şu an Ömer Dinçer adlı Başbakanlık Müsteşarıdır. Aşağıdaki Bekir Coşkun’un yazısı bu bakış açısı ile okunmalıdır. Konu çok güzel, kısa ve öz olarak anlatılmıştır. İkinci hedef Atatürk’tür; onun adı, sanı, heykeli, maskıdır… Her yerden silinip kaldırılacaktır.
Amerika’da bir ırkçı örgüt vardır. Adı: Kılı Kılandır. Hepsinin başında kara bir maske vardır. Bu örgütten olan bu maskeyi takmalıdır. Ilımlı İslam’ın simgesi de Türban’dır. Türban, dernek, parti, örgüt üyesinin yakasına taktığı rozettir.
Bir bayan için en iyi aksesuar başörtüsüdür, eşarptır. İsterse kapanmalı, isterse kapanmamalıdır; ancak örtünmede de açılmada da aşırıya kaçmamalıdır. Çünkü kadına yakışan sade ve ağır başlı olandır. AKP’nın “İslam kurallarını uyguluyoruz” yakıştırmasına aldanmamalıdır. Çünkü AKP İslam’ın en katı kuralı olan zina’yı bile kaldırmıştır. Zina’yı suç olmaktan çıkarmak Ilımlı İslam’ın kuralıdır. İşte aşağıdaki yazı bu bakış açısı ile okunmalıdır. Türbanın dili anlaşılmalıdır, şifresi kırılmalıdır.
Hürriyet, 21.3.2006 Bekir COŞKUN
BİR insanın eşinin türbanlı (başörtüsü demiyorum) olması elbette onun kimliğinin bir parçasıdır.
Başbakan ve adamlarının "Eşinin türbanına göre muamele edilemez" tezi doğru değil.
Diyelim ki liberal ya da sosyal demokrat partililerin tümünün eşinin başının açık olması, tüm AKP’li bakan, başbakan, milletvekili ve bürokratların eşlerinin "türbanlı" olması rastlantı mı?
Elbette değil.
Kapalı eş, bir karakteri anlatır bize.
Tutucu, dinci, Arap kültürünü ve yaşam biçimini seçmiş kimsedir karşımızdaki.
Cumhuriyetin devrim yasalarını sevmez.
Kadın, onun için ikinci sınıf insandır ve kadının özgürlüğü elbette sınırlıdır.
Erkek erkeğe sohbetlere bayılır.
Kadınının konuşmasından hoşlanmaz.
Onun erkeklerin olduğu bir ortamda bulunmasından rahatsız olur, ona harem ister.
+
"Türbanlı eş" bir kimliktir.
Şeriat hükümleri içinden bir tek türban emrini beğenip uyguladığını, öbür şeriat hükümlerini beğenmediğini herhalde söyleyemezsiniz.
Belli etse de, etmese de...
Şeriatçıdır.
Ruhunda kıyametler kopmaktadır ve ilk fırsatta şeriatın uygulanmayan hükümlerini uygulamayı umar.
Medeniyeti fazla sevmez.
Pantolonunun altında uzun paçalı don vardır.
Geceleri külah takar.
Bunlar bizleri hiç de ilgilendirmese bile, turizme için için kızar, biyoloji derslerindeki "evrim teorisini" uygun bulmaz. Çocuklara kadının erkeğin alt kaburga kemiğinden yaratıldığının öğretilmesini ister.
Batı uygarlığına ulaşmak istiyormuş gibi yapar, ama ortaçağ geleneklerine koşar. Laik cumhuriyetin koltuğuna oturur, ama laik cumhuriyetin aydınlık yüzünü reddeder.
İkiyüzlüdür.
+
Bir insanın eşinin "türbanlı" olması, onun kimliğidir.
Bir anlayışı, bir bakışı, bir tavrı anlatır bize.
Türbanın dili vardır.
Siz anlamak isteseniz de, istemeseniz de...
+
Av. Bilge Balta, 27.3.2006 Pazartesi için…
X
36. ULEMAYA DANIŞIRSAK BÖYLE OLACAK
AVRUPA BİRLİĞİNE NASIL GİRİLECEK
Avrupa insan Hakları Mahkemesi Türban konusunda kesin kararı verince Sayın Başbakanımız hemen kükremişti. “Türban konusuna Avrupa insan Hakları Mahkemesi karışamaz. Bu konu da karar ulemalarındır. Önce ulemalara sorulmalıdır.” demişti.
Tavuk gribi konusunda tavuklar öldürülünce eski bakanlardan Şevket Kazan; kaldırdı kazan. “Efendim bu konuda karar vermek yetkisi ulemalarındır. Ulemalara sorulmamadan böyle bir yola gidilmemelidir.” dedi.
Başbakanımızın sözünü ettiği konu hukuksal idi; Şevket Kazan’ın sözünü ettiği konu ise Tıp konusu idi. Hukuk konusunda sorun hukukçulara; tıp konusunda sorun doktorlara bırakılmalı idi…
Anayasa’mıza göre “Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.” (Any. M. 24) Medeni Yasamızda: “Kişi, istediği dini seçmekte özgürdür.” der.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi: “Her şahsın fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır; bu hak, din veya kanaat değiştirmek hürriyetini, dinini veya katini tek başına veya topluca açık olarak veya özel surette…” kullanmayı da içerir.
Bu hak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde ve de İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşmede de var.
Çağdaş hukuk kuralları bu aşamaya gelmiş; bakalım bu konuda Afganistan ne dermiş. Öğrenmek için önce şu haberi okumak gerekmiş.
HIRİSTİYAN OLAN AFGANLI DÖNMEZSE İDAM EDİLECEK
AFGAN polisi, Müslümanlıktan Hıristiyanlığa geçen bir adamı tutukladı. Yargılanan sanık, tekrar İslam dinine dönmeyi kabul etmezse idam cezası verilecek. Yüksek Mahkeme Hakimi Ensarullah Mevlevizade, Abdur Rahman adlı adamın, ailesinin şikayeti üzerine tutuklandığını söyledi.
Mahkeme Hakimi Mevlevizade, önümüzdeki günlerde duruşması yapılacak Rahman'ın şeriat yasalarına göre "İslam'ı terk etmekle" suçlanacağını belirtti. Rahman'ın tövbe edip İslam'a dönme şansının bulunduğunu aksi takdirde anayasa uyarınca idam edileceğini ifade etti.” (Vatan, 20.3.2006)
Aynı günlerde de Almanya’da iki Türk genci ile evlenen iki Yunanlı Hıristiyan kız dinlerini değiştirerek Müslüman olmuştur. Ama aşırı bir tepki olmamıştır. Ama bizler iki Yunanlı Hıristiyan kız Müslüman olunca seviniyoruz; ama içimizden biri de Hıristiyan olunca yeriniyoruz.
Afganistan’da ve şeriatla yönetilen diğer İslam ülkelerinde ise idam ediliyor.
“Dinde zorlama yoktur…” “İslam, barış, sevgi ve hoşgörü dinidir.” İslam’da “Yaratılmışı severiz yaratandan ötürü” denir.
Kaldı ki Allah bile İslam’ın temel kutsal kitabı Kuran’da Peygamberine: “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi iman ederlerdi. Öyle iken insanları, inanmaya sen mi zorlayacaksın?” (K. Yunus suresi/99) der.
Ve yine 70’e yakın ayette te “O kimi dilerse doğru yola iletilir.” (K. Bakara//142) der.
Demek ki “Allah dilediğini doğru yola iletiyor ve dilediğini iletmiyor. Peki durum bu iken insanlar niçin Allah’ın işine karışıyor?
Neden Müslüman halkımıza İslam’ın bu güzel kuralları öğretilmemektedir? Neden bu güzel kurallar halkımızdan gizlenmektedir?
Şimdi bizler Başbakanımız ve eski Adalet Bakanımızın isteği üzerine bu konuyu ulemalara sorarsak; bize: “Kafir olmuştur, yeniden İslam’a dönmezse katli vaciptir!” deyecek. “Peki, ulemalara kararlarına itibar eden bir Türkiye Avrupa Birliğine nasıl girecek?”
Av. Bilge Balta, 14.3.2006 Çarşamba için…
X
37. LAİK TÜRKİYE CUMHURİYETİ Mİ?
YOKSA HURAFE ÖRGÜTLENMESİ Mİ?
Atalarımızın “Çanakkale Geçilmez Destanı”nı yaratalı 91 yıl oldu. Bu Destanın komutanı da Mustafa Kemal Atatürk’tü. Bu Destan’ın yaratan karaman Mehmetçiklerin çoğu şehit oldu. Hele bir 97. Alay var ki; Albayı, Tabur imamı başta olmak, üzere tümüyle şehit oldu. Anafartalar’ı ziyaret ettiğimde sıra sıra yatan şehitlerimiz beni hıçkırıklara boğdu.
Atatürk bu olayı şöyle anlatıyordu "Anafartalar Muharebesine Ait Tarihçe" adlı eserinde: "'Ben size ölmeyi emrediyorum' emrini verdiğimde; okuma bilenler ellerinde Kuranı Kerim kelime-i şehadet getirerek düşman siperlerine, sağında, solunda, önünde patır patır düşen Mehmetçiğe aldırmadan, Cennete girermiş gibi düşman siperlerine giriyordu. Bu, Türk askerlerindeki ruh kuvvetini gösteren şayanı hayret ve tebrik misalidir. Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebesini kazandıran bu yüksek ruh halidir…”
Bir savaşta; Allah’ın, dinin, kitabın, maneviyatın, ulviyetin rolü, hem de birinci kişi ağzından, bundan daha güzel anlatılabilir mi?
Maneviyatın önemini göstermek için bundan daha güçlü bir dayanak olabilir mi?
Bu kadar güçlü bir kanıt yetmez mi?
Bizimkilere yetmez.. Muhakkak işin içine kendi hayal dünyasının tasarımları olan hurafeler katmalı, katmazsa olmaz sanki. İlla ki hurafeler, uydurmalar katacak.
İşte size kısa kısa hurafe örnekleri:
AKP'li Ümraniye Belediyesi'nin Çanakkale Savaşı'nı çocuklara öğretmek için hazırlattığı "Çanakkale Geçilmez" isimli çizgi filmde, savaşın 'bazı üstün güçlerin varlığıyla' kazanıldığı anlatılıyor. TRT’nin hazırladığı Çanakkale Savaşı adlı filmde de Atatürk’ün ismine yer verilmiyormuş, Atatürk’ün adı sanı unutulmak isteniyormuş.
Nusret mayın gemisinde ak sakallı, sopalı dede: Türk ordusunun komutanlarından Cevat Paşa rüyasında ebced hesabında Kef harflerini görüyor. (Ebced: Arap alfabesinin kolayca hatırlanması için kullanılan harf dizisi.)
Rüyasının, ne anlama geldiğini düşünürken, eli sopalı, sakallı "ruhani bir kişi" bu harflerin 26 olduğunu, depodaki 26 mayının çift sıra halinde denize döşenmesi gerektiğini söylüyor. Düşman donanmasını boğazın derinliklerine gömerek tarihe geçen Nusret mayın gemisinin kullanılma nedeni bu şekilde açıklanıyor.
Allahım mermime yol göster:
Arkadaşlarının tümü ölünce, düşmanı tek başına durdurabilmek için harekete geçen Seyid Onbaşı, "Ey Allahım. Yardımını benden esirgeme. Zafer sendendir ya Rabbi" diye dua ediyor. Ardından 245 kiloluk mermileri kol gücüyle kaldırıp, "Allahım mermilerime yolu göster" diyerek topu ateşliyor.
Milli Görüş'çü Anadolu Gençlik Derneği adındaki bir grup Çanakkale Zaferi Kutlamalarından bir gün sonra "alternatif" bir kutlama gerçekleştiriliyor. Alternatif kutlamalarda da hurafeler birbirini izliyor:
Zaferin yeşil cübbeli evliyalar tarafından kazanıldığını iddia ediyor…
Saadet Partisine yakınlığı ile bilinen Milli Görüş'çü Anadolu Gençlik Derneği üyeleri, Türk Askerinin düşmana bir iken beş tane göründüğünü, Hz. Muhammed’in de Çanakkale'de Türk Askerine yardıma geldiğini, savaşacak Mehmetçik kalmayınca bir bulutun gelip düşmanı yendiği gibi hurafeler anlatıyor.
İşte burada patlıyorum. Hurafelere karşı çıkma hakkını kullanıyorum ve bu uydurmacılara soruyorum ve yanıt bekliyorum.
Peki bu ütün güçler, ak sakallı dedeler, ruhani kişiler, mermilere yol gösterenler, yeşil cüppeli evliyalar Çanakkale savaşından 4 ay önceki Sarıkamış bozgununda nerede idiler? 90 bin şehit veren Enver Paşa komutasındaki ordumuza neden yardım etmediler.
Çok bir şeye de gerek yoktu. Fırtına, kar durur, bulutlar yürür, güneş açardı. Askerlerimiz soğuktan donarak şehit olmazdı.
Peki, bu üstün güçler Kerbela katliamında nerelerde idi… Peygamberin torunlarını Yezid susuz korken, kıtır kıtır keserken neredelerde idi?
Bir tane de bizzat Hz. Muhammed yaşadığı günlerde meydana gelen bir savaştan söz edeyim. Bu savaşta İslam ordusu ile Bizans Ordusu, Suriye sınırında, karşı karşıya geldi. İslam Ordusu 7 bin mücahit ile girdiği savaşta 700 kişi kalıncaya kadar savaştı. İslam Ordusu komutanı Halid Bin Velid baktı ki sonuç kötü, kurtuluşu ricad da buldu. Bizans ordusu da savaşı kazandık diye geri döndü.
Peki bu bütün o üstün güçler, ak sakallı dedeler, ruhani kişiler, mermilere yol gösterenler, yeşil cüppeli evliyalar nerelerde idi, daha dünyaya gelmemişler mi idi? Bu hurafeciler bir açıklama yapabilirler mi? bir söz söyleyebilirler mi?
Bu hurafeleri yapanlar cahil vatandaşlar da değil. Kimi Belediye Başkanı, kimi Saadet Partisi Organizasyonları, kimi dernek mensupları… Tek bir görevleri var sanki. Halkı aldatmak gibi…
Ne var ki bu hurafeciler yalnız bu kadar da değil. Bunların içinde ilahiyatçı profesörler de var. Bunların çoğu ulusal gazetelerde yazar ve de ulusal televizyonlara çıkar. Mangalda kül bırakmaz, hurafe saçar.
Ah ne olaydı; laik ülkemizde hurafeleri anlatmak serbest; ama, hurafelere karşı çıkmak yasak olmayaydı. Her türlü düşünce ve ifade özgürlüğü olaydı da; karşıt düşüncede olanlar da, televizyonlara çıkıp bunların cehaletlerini ya da kötü niyetlerini çatır çatır yüzlerine vuraydı… Öyle sanıyorum ki bunların çoğu cehaletlerinin anlaşılmaması için eteklerini toplayarak tartışmadan kaçarlardı.
Ne var ki saçma sapan söylemler korunuyor; olaya gerçekçi ve bilimsel yaklaşanların açıklamaları yasaklanıyor.
Adnan Hoca gibi cezai ehliyeti olmayan bir adama; okullara kadar gidip solipsist (tekbenci…) din dışı felsefesini; dinsel düşünce imiş gibi anlatma olanağı tanınıyor da, onun fikirlerini çürütecek olan akılcılara, bilimcilere, laiklere, devrimcilere, evrimcilere yasak konuyor. Sonra da hurafeler arttı, irtica yoğunlaştı diye cıyak cıyak bağırılıyor. Daha çok bağıracaksınız, öyle ki ellerinizi dizinize vurup ağlayacaksınız.
Türkiye’nin çağı yakalamasının tek yolu fikir ve vicdan özgürlüğünün sağlanmasıdır. Her türlü düşünce devletin koruması altında serbestçe açıklanmalıdır. Kurtuluşumuz bu noktadadır.
Sanmayın ki bu satırlarımda dine karşılık var. Hayır efendim din gibi güzel ne var?Hurafe ile Din arasında 180 derece karşıtlık var.
Din ahlaktır, edeptir, kendini bilmektir. Yaratandan ötürü yaratılmışı sevmektir.
Din, dini felsefe insanı mükemmel yapar: insanı, insan-ı kamil yapar. Din gibi güzel olan ne var?
Dindar insan, kimsenin inancına ve vicdanına tasallutta bulunmaz. Kinden, nefretten kurtulur. Kendisi de temiz olur, vicdanı da temiz olur. Kendisi ile konuşan herkes manevi huzur bulur.
Dini hakkı ile yaşayan insan huzur içinde yaşar. Yaşamdan haz duyar.
Aksi takdirde laik cumhuriyetimizde hurafeler cirit atar…
Av. Bilge Balta, 24.3.2006 Cuma -Cumartesi
X
38. LİSELİ GENÇLERE NELER OLUYOR?
GENÇLER NİÇİN BİRBİRİNİ VURUYOR?
Aşağıdaki güncel fotoğrafa dikkatle bakarsak bir ana ile bir babanın çocuklarını sedye ile ameliyathaneye ulaştırmaya çalıştıklarını görürüz.
Olay İstanbul'un varoşlarında geçmiş değildir. İstanbul’un en seçkin semtlerinden Levent’tir
Bıçaklanan ise 'sessiz sedasız, kendi halinde bir çocuk'muş... Peki bu olay neden olmuş?
Elbette bu olay münferit değil bütün illerimizde gittikçe artan bir gerçek. Aşağıdaki listeye bakanlar bu gerçeği görecek:
Adana'da 17 yaşındaki liseli, okul arkadaşını bıçakladı.
Edremit'te:
16 yaşındaki G.E., 17 yaşındaki İlkay Demir'i tabancayla;
17 yaşındaki O.K. da 27 yaşındaki Murat Öz'ü tüfekle öldürdü.
İstanbul'da 14 yaşındaki C.B., sınıf arkadaşı 17 yaşındaki F.C.'yi okulda bıçakla ağır yaraladı.
Konya'da, 13 yaşındaki B.Y., yaşıtlarınca bacağından yaralandı.
Bütün olaylar yalnız Lise’lerde olmuyor. Daha az da olsa bu tür olaylar ilköğretim okullarında da oluyor.
Uzmanlar bu oluşumu şiddet içerikli televizyon filmlerine bağlıyor ama tek ekten yalnızca bu olmuyor; asıl neden toptancı eğitim öğretim nedeniyle öğretmenlerin öğrencilere, ailenin çocuklara bir şey vermemesinde yatıyor.
Eskiden; aile ile çocukları, öğretmen ile öğrencileri arasında kopukluk yoktu. Çocuk, anasını-babasını örnek bir insan, öğrenci Öğretmenini bir Bilge gibi görürdü.
Öğretmen ise öğrencisi ile yakından ilgilenirdi. Onunla felsefe konusunda, din konusunda, tasavvuf konusunda, edebiyat konusunda, müzik ve resim konusunda bire bir sohbet ederdi. Öğrencinin başarılı olduğu alanda yol gösterirdi. Şimdi öyle mi?
Bir sınıfa doluşur 50-60 kişi. Her sınıfa 9-10 öğretmen girer çıkar her birinin ayrı öğreticisi. Öğretmen ile öğrenci arasında kalmamış bireysel ilişki. Çoğu zaman şaşırır öğretmen bu örenci hangi okuldaki, hangi sınıftaki, hangi öğrencisi, adı neydi?..
Sonra öğretmenin sorunları başından aşkın. Genellikle öğretmenlerin çoğu ailesinin, çocuklarının, konut, ulaşım, geçim, öğrenim konusunda şaşkın.
Dersini verir vermez ek işine koşuyor. Ek iş yapmasa gereksinimlerini karşılayamıyor. Öğretmen o denli geçim derdine düşmüş ki günde bir gazete alamıyor, okuması gereken kitapları okuyamıyor.
Öğrenci ise şaşırmış, hangi öğretmenini kendisine örnek alacağını. Şaşırmış kalmış hangi öğretmeninin idol alacağını.
Öğretmen öğrenci arasında ilişki yok. Öğretmenin de öğrencisi ile bire bir ilgilenmeye vakti yok, yüreği yok. Dedim ya öğretmenin ekonomik sorunlarla derdi daha çok.
Öğrenci ise “Okuyup da ne olacağım! Diğer okumuşlar gibi yoksulluk sınırında mı yaşayacağım?” diyor. Kendisine örnek olarak Mafya Babalarını, Çete Reislerini, Kurtlar Vadisini örnek alıyor. Bu amaçla da arkadaşları arasında otorite kurmaya çalışıyor. Sözünü geçiremeyince geçirmeye çalışıyor; hemen tabancaya, bıçağa sarılıyor; vurup kırmaya başlıyor. Elbette bu gelişmede şiddet içerikli televizyon film ve dizileri yanında sinemanın, medyanın da rolü oluyor. Böylece ortaya bir kişilik bulma ve kişiliğini kanıtlama sorunu çıkıyor.
Av. Bilge Balta, Salı için
X
39. LİSELERE LAİKLİK KARŞITI KİTAP
LAİKLİK İLKESİ DÜŞMÜŞ KALMIŞ BİTAP
AKP'li bağcılar belediyesi İlçesindeki liselere hazırladığı laikliğe aykırı kitapları dağıtıyor. Açıktan açığa Laiklik ilkesini kafirlikle eş değerde tutuyor.
Bu konu hakkında CHP Genel Sekreteri Mehmet Sevigen, bir soru önergesi vererek, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'dan, “Kitap hakkında soruşturma başlatılıp başlatılmayacağını soruyor.”
Laikliğe aykırı kitabın yazarı Bağcılar Belediye Başkanının danışmanı Kerim Aytekin. Laikliğin karalandığı kitabın adı. "Misyonerlere Kanmayın"; doğru, ben de diyorum ki “Laiklik ilkesini kötüleyenlere inanmayın…”
Adı geçen kitaba Belediye Başkanı Kıyıklık önsöz yazıyor. Laikliği yerden yere vuran kitap, önsözde övülüyor. Dahası kitap liselere, Kuran kurslarına ve de vatandaşlara dağıtılıyor.
Böylece şeriat propagandası yayılıyor. Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı temel ilke kafirlikle eş değer tutuluyor. Sonra da bu ekip “Türkiye Devleti laik bir devlettir” diyor.
Bizim ileriyi göremeyen aydınlarımız bu gelişmelerden rahatsız olmuyor. Oysa ülkemiz şeriata doğru hızla kayıyor. Şeriatçı zihniyet Cumhuriyetin kazanımlarını bir bir yıkıyor, eşi sıkma başlı olanları kilit noktalara yerleştiriyor. Böylece amacı çağdaş uygarlı aşmak olan Türkiye’miz ortaçağ zihniyetiyle kuşatılıyor.
Bağcılar Belediyesi’nin , “Belediye Kültür Yayınları” adında bir de yayın kolu varmış. Adı: “Misyonerlere Kanmayın” olan bu kitaba da Belediye yayın kolu çıkarmış. Bu kitap 196 sayfadan ibaretmiş Belediye’nin 56'ncı kitabı oluşturuyormuş.
Kitabın adı ile konusu birbirine aykırı. Çünkü en az şeriatçılar kadar misyonerlerde laiklik konusunda kaygılı. Çünkü her iki zihniyetin de işine gelmez laiklik. Çünkü laiklik ilkesi der ki: Bütün dinler birbirinin inancına saygı göstermeli.
Oysa Misyonerlerin de şeriatçıların da vardır kendilerine özgü bir ilkesi. Her ikisi de kendini “Hak Din” sayar, kafir sayar diğerlerini… Elbette iş bu kadarla kalsa iyi. Bir kere bu anlayış kafaya girdi mi; bir vazife bilir diğerlerini imana getirmeyi.
Bütün cihat savaşları, bütün Haçlı seferleri bu amaçla yapılmıştır. “Hak Dini” kabul edeceğiz diye birbirine girenler; birbirlerinin mallarını, mülklerini, karılarını, kızlarını kapışmıştır. Sözde din adına ama, aslında bu savaşlar, ganimet için yapılmıştır.
İşte laiklik ilkesi dinlerin birbirine bu şekilde dayatmasını önlüyor. “İnançlarınızı serbestçe yaşayın birbirinizin inançlarına karışmayın, saygı gösterin!” diyor. Bu ilke ise gerek Misyonerlerin ve gerekse şeriatçıların işine gelmiyor.
Şimdi başladığımız noktaya dönelim. Bakalım İstanbul Bağcılar Belediye daha neler yapmış görelim:
Belediye yetkililerinin kitabı 20 gün önce getirip teslim ettiğini söyleyen okul müdürleri, "Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye'nin onayı olmadığı için kitabı çocuklara verip vermeme konusunda tereddüt ettik. Ancak Belediye Başkanı tüm ihtiyacımızı karşılıyor. Geri çeviremedik ve çocuklara dağıttık. Kitap zaten evlere de dağıtılmış. İçeriğini bilseydik dağıtmazdık, tuzağa düştük" diyor. Görüldüğü gibi Okul yöneticileri; “Yardım kesilir!” diye temel ilkemiz laiklikten ödün veriyor.
Şimdi de kitapta laiklik nasıl tanımlanmış ona bakalım. “Bu konuda ne yapmak gerek?” düşünmeye başlayalım. Bir yanda inanç düşüncesi bir yanda laiklik ilkesi…
: "Dinler, alemlerin rabbi olan Allah tarafından, bu dünyada yaşayan insanların dünya hayatlarını düzene koyan kurumlar ise (ki bunda asla şüphe yoktur) laiklik ne demek oluyor? Dinle dünya işlerini ayırmak ve dini dünya işlerine karıştırmamak demek olan laiklik kimin adına, kim tarafından icad edilmiştir? Şimdi kim İslam'ın hangi hükmünü beğenmeyip de onu hayatın dışına itecek ve 'laiklik esas olsun' diyecek? Hangi sebeple, ne adına? İslam'ın başka şey, Yahudilik ve Hıristiyanlığın başka şeyler olduklarından haberleri yok."
Dikkat ettiniz mi laiklik ile Yahudilik ve Hıristiyanlık bir tutuluyor. Gerek Yahudiliğin ve gerekse Hıristiyanlığın da laiklikle arasının iyi olmadığı unutuluyor.
Neyse gelemi, sadede: İnanç ile laiklik arasında bir tercihe zorlanırsa halkımız ağırlığını hangi yana koyacak?. Elbette halkımız arasında inanç tarafı ağır basacak. İnanç tarafı ağır basınca laiklik ilkesi hava alacak. Bu bir hayat memat meselesidir. Bakalım şeriatçı olmayan partilerimiz bu işin içinden nasıl çıkacak?
Av. Bilge Balta, 29.3.2006 Çarşamba için…
X
40. CEZA EHLİYETİ YOK DENMİŞTİ
ŞİMDİ OLDU İSLAM ERMİŞİ (1)
19 Mart 2006 tarihli Radikal gazetesi aşağıdaki başlıkla Çıkmıştı. “OKULLARDA VALİ ONAYLI ADNAN HOCA DERSLERİ”
Haber şöyle devam ediyor: “İstanbul Valiliği, Adnan Hoca’yla birlikte yargılanan Turgut Aksu’nun konferans verme isteğini hemen onaylamış. Aksu da çocukları ‘yaratılış’ inancını anlatmış.”
Adnan Hocacılar, öğrencilerin beyinlerini yıkıyormuş. En çok da “Evren (kainat) akıllı bir varlık tarafından yaratıldı” diyorlarmış. Yaratılış inancı tutmadı; şimdi gündeme Akıllı Tasarım alındı. Peki, “Evren akıllı bir varlık tarafından yaratıldı ise, o akıllı varlığı kim yarattı?”
Akıllı varlığı, Tanrı’nın yerine ikame etmeye çalışıyorlar. O akıllı varlık, Evreni “Yoktan var etti!” Ama unutuyorlar ki aynı çocuklar kimya dersinde “Hiçbir varlık yoktan var edilemez; var edilen de yok edilemez!” yasasını öğrendi. (Lavezion yasası)
Öğrenci bu iki zıt tezden hangisine inansın? “Birbirine zıt” görüşlerden birisi yanlış; diğeri doğrudur. İki doğru bir arada olabilir. İki yanlış da bir arada olabilir. Ama bir yanlış, bir doğru bir arada olamaz…
Doğru ile yanlışı birbirinden ayırt edilmeli; öğrenciye, doğrusu öğretilmeli.
Bunlar bilime, fenne aykırı cahilce öğretiler. Bilimle, bilime aykırı bu görüşler karısında şaşkına dönmez mi öğrenciler.
Bilindiği gibi bir eksi bir artıyı götürür; oysa bir yalan, bin doğruyu götürür. Bu gerçeği yöneticiler niçin bilmezden gelir?
Bunlar etkinliklerini Bilim Araştırma Vakfı ve Milli Değerler Vakfı altında yürütüyorlar. Bunların da başında Adnan Hoca var. Adnan Hoca’nın arkasında kim var? Bunu bilmeyecek ne var?
Şimdi kısaca Adnan Hoca hakkında Radikal gazetesi ne demiş ona bakalım:
“Adnan Oktar (Adnan Hoca), 1980'lerde basında 'Sosyete tarikatı' iddialı haberlerle gündeme gelmişti,
İlk kez, 1986 yılında gözaltına alınan Oktar, polisteki ifadesinde şizoid (sosyal gerçeklikten kopmak…) tedavisi nedeniyle askere gitmediğini anlattı.
Serbest kaldıktan bir ay sonra yeniden gözaltına alınan Oktar, bu kez 'Atatürk milliyetçiliğini zayıflatıcı propaganda yapmaktan’ tutuklandı.
Oktar hakkında 'laikliğe aykırı hareket ettiği ve şahsi çıkar sağlamak amacıyla dini propaganda yaptığı' iddiasıyla 15 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı. Adli Tıp Gözlem İhtisas Dairesi'nin "TCK'nun 46. maddesi kapsamında, cezai ehliyeti yok" raporu verdiği Oktar, 'şahsi nüfuz ve çıkar sağlamak’ amacıyla din ve dini duyguları istismar edici propaganda'dan 2 yıl hapse çarptırıldı. Ceza 1 yıla indirildi.
90'larda Bilim Araştırma Vakfı'yla üniversite ve liselerde tanınan Oktar'ın, 'tehditle menfaat, şantaj ve çete' suçlamasından yargılandığı dava, zamanaşımından düştü. (12 Mart 2006 Radikal)”
Adamın, “şizoid” teşhisiyle askerlik yapamayacağına ve cezai ehliyetinin olmadığına karar veriliyor. Şizod teşhisi konulan bir adamın öğretileri öğrencilere öğretiyor?
Gazeteden saydım, sırada 51 okul daha var. Bütün bu okullarda öğrencilere ders verecek Adnan Hocacılar… Acaba Adnan Hocacıların öğretileri arasında neler var. Bunları öğrenmemizde de yarar var…
Adnan Hoca, görüşlerini şu başlıklı ilan altında yapar:
"TÜM MADDESEL VARLIKLAR ASLINDA SİZE GÖSTERİLEN HAYALLERDİR.
BU BİR FELSEFE DEĞİL, BİZZAT YAŞAYARAK ANLA YABİLECEĞİMİZ KESİN GERÇEKTİR..." (AKİT, 7.7.2000)
Gördünüz mü? Dışımızda maddi varlıklar yokmuş, bunlar bize gösterilen hayali varlıklardan başka bir şey değilmiş. Bu felsefe falan da değilmiş; bu, anlayabileceğimiz kesin bir gerçekmiş.
Hadi, bu anlatılanlar; gerçek mi, hayal mi anlamaya çalışalım. Kendimizi şu caddeden geçmekte olan otobüs, dolmuş, taksinin önüne atalım. Eğer bu araçlar hayalse bizi çiğneyip geçtiği halde bize bir şey olmamalı, bir yerimiz kırılıp, canımız yanmalı ve dahası canımız çıkmamalı…
Ne var ki dış dünyadaki gördüğümüz varlıklar; hayal değil gerçek… Bu denemeye bizim Adnan Hocacılar ne deyecek?…
(Bitmedi, bu konuyu bir başka biçimde yarın da işleyeceğiz…)
Av. Bilge Balta, 30.3.2006 Perşembe için…
X
41. BU TÜR KAFALAR
KAFA KARIŞTIRIRLAR (2)
(Bu konuyu dün başka bir açıdan incelemiştik… Devam ediyoruz…)
Adnan Hocacılar, maddenin varlığı hakkında bir de şöyle diyorlar:
“Kendi vücudumuz da dahil olmak üzere, ‘dış dünyayı tümüyle beynimizdeki duyu merkezlerinde algıladığımız’ gerçeği 1000 yılda ortaya çıkarılan en büyük keşiftir.
Çünkü bu keşif, insanın "madde"ye bakış açışım kökten değiştirecek; "hayatı" yorumlayışını ve yaşayışını temelden etkileyecek somut gerçekleri ortaya koymuştur. Üstelik bu konu bir teori, bir görüş, bir felsefe veya bir düşünce tarzı değil, bilimsel olarak ispatlanmış kesin bir gerçektir.(Dünkü yazımızda madenin gerçek olup olmadığı konusunda bir deney önermiştik…)
Maddenin insan beyninde algılandığı gerçeği bizim şu sonuçlara ulaşmamızı sağlar:
1. Madde algı olarak beynin içindeki duyu merkezlerinde meydana geliyorsa, biz maddenin aslına asla ulaşamayız.
2. Beynin içinde, göze ihtiyaç duymadan gören, kulağa ihtiyaç duymadan işiten, buruna ihtiyaç duymadan koklayan, dile ihtiyaç duymadan işiten, buruna ihtiyaç duymadan koklayan, dile ihtiyaç duymadan tat alan, ele ihtiyaç duymadan dokunan bir şuur vardır. Bu şuur Allah’ın yarattığı ruhtur.
3. Beynin kendisi de atomlardan oluşan bir madde olduğuna gere, gerçekte tüm maddeler (buna beyin de dahildir) yine aynı idrakte yani ruhta algılanırlar.
4. İdrakimizin dışına hiçbir zaman çıkamadığımız için, dışımızda ne olduğunu da hiçbir zaman bilemeyiz. Biz her zaman kopya varlıklara muhatap oluruz.
Materyalistlerin ısrarla gizlemeye çalıştıkları bu büyük gerçeği kavramak için Harun Yahya'nın "MADDENİN ARDINDAKİ SIR" adlı kaset veya VCD'sini mutlaka izleyin.” (HARUN YAHYA" (AKİT, 10.4.2001, Okur Yapımcılık ilânı...)
Bu tür duyurular Akit ve Vakit gazetesinde her gün yer almaktadır. İsteyen arşivlere bakarak bu tür duyuruların hepsini okuyabilir. “
Konumuza açıklık getirmesi bakımından bir örnek daha:
"TÜM MADDESEL VARLIKLAR ASLINDA SİZE GÖSTERİLEN HAYALLERDİR. BU BİR FELSEFE DEĞİL, BİZZAT YAŞAYARAK ANLA- YABİLECEĞİMİZ KESİN GERÇEKTİR..." (AKİT, 7.7.2000)
Bu duyuru uzun olduğu için buraya alamıyorum: Ancak bu duyurunun içindeki bir tümceyi de almadan geçemeyeceğim:
"...Hiçbir şeyin, insanın kendisi de dahil olmak, maddesel bir varlığı yoktur. Tek mutlak varlık, tüm bu algıları bizim için yaratan ve bize izlettiren, Rabb'imiz olan Allah 'tır."
Gördünüz mü, ben yazmıyorum, gazete basmıyor ve siz de okumuyorsunuz. Hepimiz bir hayaliz ama bilmiyoruz…
Farkında mısınız ne denli bilgisiz olduğunuzun? Dışımızda madde diye bir varlık yok, sen, ben gazete yok…Kedi,köpek, ördek, leylek yok; hepsi bir hayalmiş de haberimiz yok.
Bütün bunlar bize o büyük Ruh (Allah) tarafından izlettiriliyormuş... "...Hiçbir şeyin, insanın kendisi de dahil olmak, maddesel bir varlığı yoktur.” Demek ki bir hayal olan bizlere bu tür hayaller; olmadığı halde Allah tarafından varmış gibi gösteriliyor…
Tıp ilminde, böyle düşünenler için "umutsuz vaka" denir ve derhal tımarhaneye gönderilir.
Demek istedikleri “İçinde bulunduğunuz yoksulluktan, yoksunluktan yakınmayınız… Çünkü hayali olanı gerçekmiş gibi görüyorsunuz… Zenginler de zenginiz diye sevinmesinler çünkü onlar da hayal içindedirler.
Bu görüşte (felsefede) o denli yalan yanlış, bilime ve gerçeklere aykırı görüşler var ki; bu deli saçmalarını bulup ortaya çıkarmak, koyun postundaki tüyleri saymak gibi…
Bunun içindir ki Nazım Hikmet bu felsefe için: "En saçma olmasına karşın, çürütülmesi en zor olan bir felsefedir..." demekten kendisini alamamıştır.
"Bu bir felsefe değildir" deniyor. Yalan, felsefedir. Bilindiği gibi felsefe ikiye ayrılır. Ruhçu (İdealist) Felsefe ve Maddeci (Materyalist) Felsefe. Bu iki felsefe de kendi aralarından çeşitli görüşlere ayrılır.
Ruhçu (İdealist) felsefe başlıca iki kolu ayrılır. İlki düalizimdir. Düalizme göre bir yaratan, bir de yaratılan vardır. Bu görüşe dinci görüş olarak anılır. Bu nedenle bu görüşe ikicilik de denir.
(Bak, gördünüz mü yine bitmedi. İyisi mi bu konuyu yarın sürdürmeli…)
Av. Bilge Balta, 31.3.2006 Cuma için…
X
42. FARKINDA DEĞİLMİŞİZ
YOK’U VAR GÖRÜRMÜŞÜZ (3)
(Dün ikiciliği incelemiştik; bu gün de birciliği inceliyoruz…)
Bütün dinciler, düalisttir. Yani ikicidirler. Bunlara göre bir Allah vardır, bir de madde vardır. Madde hayal değildir, gerçektir. Ama maddeyi yaratan Allah'tır. Allah olmasa madde olmazdı…
Bu ikiciliğin (düalizmin) karşısında bir de bircilik, tek bencilik vardır. Buna da felsefede individüalizm denir. İşte individüalizm Adnan Hocacıların felsefesidir. Bu felsefeye Solipsizm adı da verilir. Türkçe'si Tekbencilik’tir…
Bu felsefeye göre madde diye bir şey yoktur. Madde olarak gördüğümüz hayaldir. Var olan yalnızca insandır ve ona gösteren Ruhtur.
Oysa dinci görüş, maddenin varlığını kabul eder. Tekbenciler (Solipsizle) ise maddeye hayal der. Bunlar maddenin varlığını asla kabul etmezler. Madden varlığını kabul edenleri de dinsiz diye kötüler; oysa kendilerinin dünya görüşü (felsefesi) de din dışı görüşü temsil eder.
Bunlara göre sadece Ruh vardır. Madde diye bir şey yoktur. Madde olarak gördüklerimiz yalnızca bir hayaldir... Gördüklerimiz; kedi köpek, ördek, leylek bize gösterilen hayalden başka bir şey değildir.
Bu iki görüş birbirine öylesine zıttırlar ki uyuşmalarına olanak yoktur.
Aklı başında dinciler bunlara çok sert olarak tepki gösterirler. Ne var ki ikisinin de baş düşmanı akılcılık, bilim, Darvin’in kuramı (Evrim teorisi) ve maddecilik (materyalizm) olduğundan, Adan Hocacılar örneğinde olduğu gibi, şimdilik birbirleri ile dayanışma içindedirler.
İkisinin de ortak amacı: Akılcılığa, bilime, Evrim teorisine, laikliğe ve maddeciliğe saldırmaktır.
İşte bu "düalistlerle-individüalistler" salt; aklı işlevsiz koymak, bilimi çürütmek ve kafaları karıştırarak insanları tevekkül içinde yaşamaya alıştırmak için işbirliği yaparak; akılcılara, bilimcilere, evrimcilere ve maddecilere ver yansın ederler.
Bu individüalistlerin felsefesini çürütmek aslında çok kolaydır. Bir örnekle konumuzu açalım: Komaya girmiş bir hasta düşünelim. Komaya girmiş hastanın; bedeni vardır, ölmediğine için canlıdır. Canlı olduğuna göre ruhu da vardır. Ama komaya girmiş olan bu hasta; dış dünyayı algılayamaz, hiçbir maddesel varlığı duyamaz (hissedemez)... Nedeni de duyu alma organlarının işlevini yapamamasıdır... Peki o Ruh dedikleri komadaki hastaya niçin hayali varlık olarak göstermemektedir? O ruh aciz midir?
Oysa Adnan Hocacılar: "Beynin içinde, göze ihtiyaç duymadan gören, kulağa ihtiyaç duymadan işiten, buruna ihtiyaç duymadan koklayan, dile ihtiyaç duymadan tat alan, ele ihtiyaç duymadan dokunan bir şuur vardır." derler. Öyle ise komaya girmiş hasta niçin; göremiyor, duyamıyor, koklayamıyor, tat alamıyor. Dıştan yapılan etkiye tepki gösteremiyor… Değil mi ki Ruh gösteriyor, niçin komada hasta hiçbir şey göremiyor ve hiçbir şey hissetmiyor?
Beyin ölümü gerçekleşmiş bir hastadan umut kesilince organ nakli yapılıyor. Böbreği alınıyor, gözü alınıyor, kalbi almıyor ama hasta bunların hiçbirini bilemiyor, duyamıyor... Bilemediği, duyamadığı için tepki de gösteremiyor. Peki, insanın beyninde bulunan o şuur niçin hayali varlık olarak göstermiyor? Görememesiniz, hissedememesiniz nedeni duyu organlarının hissetmemesidir.
Bir örnek daha ameliyata alınan hastaya narkoz verilir. Narkoz verilen hasta canlıdır. Canlı olduğuna göre bedeni de, ruhu da vardır. Narkozla uyutulan hastanın kolunu kesiyorlar, ayağını kesiyorlar, kalbini alıp yerine yenisini takıyorlar, böbreğini alıp bir başkasına takıyorlar. Peki, o "şuur"dan niçin ses çıkmıyor? Nerede o şuur; bedeninin kolu, ayağı kesilip biçilirken...
"Göze ihtiyaç duymadan görmek varsa", görme özürlüler niçin göremiyor? Göremediği için gidip bir engele takılıyor? Kaldı ki anadan doğma körler rüya da göremezler. Onların gördükleri rüya yine uyanıkken gördükleri, algıladıklarıdır.
Kulağa ihtiyaç duymadan duymak varsa, duyma özürlüler niçin duymuyor. Kendisine yoldan çekilmesi için korna çalan arabanın sesini ve kornasını duymadıkları için dönüp bakmıyorlar; dönüp bakmadıkları için de çiğnenip ölüyorlar.
Şimdi bunlar görmüyor diye, duymuyorlar diye kendileri için bir dış dünya, madde, söz konusu değil midir? Hani duyma organlarına ihtiyaç yoktu?
Ruh deyip duruyorlar... Maddenin dışında ruh diye bir şey yoktur. Ruh dediğimiz maddenin işlevidir (fonksiyonudur).. Bedenimiz (madde) olmayınca ruh diye bir şey de olmaz. Bedenimiz yaşama özelliğini yitirince, işlev göremediği için, ruh da olmaz…. Ruhun varlığı canlının varlığına bağlıdır…
Ne derlerse desinler madde vardır, gerçektir. Gün gelecek, kendini kabul ettirecektir…
Av. Bilge Balta, 1.4.2006 Cumartesi için…
X
43. DALMIŞ GİTMİŞ ŞU BİZİM HÖKKEŞ USTA
ÇİÇEK AÇAN ZERDALİ AĞACINA
Hökkeş usta, günlük gazetelerimi aldığım işyeri sahibi. Kalenderin biri, emekli bir işçi.
Aldığı emekli aylığı yetmeyince; “Bir işyeri açayım, demiş, kıt kanaat geçineceğime…”
Dün gittiğimde (31.3.2006) oturmuş işyerinin önüne koyduğu kürsüye… Bakıp duruyor ilerde bir yere…
Kendisini izlediğimi görünce irkildi birden bire… Geldi kendine. “Bilge Baba, bakıyorum şu karşı sitedeki çiçek açan zerdaliye. Baktıkça bakasım geliyor, kendimden geçercesine…”
Hökkeş usta, dedim: “Bundan 37 yıl önce, çiçek açan zerdali için bir şiir dizdim..”
Şaşırdı kaldı benim de zerdali ağacı ile ilgilenmeme, “Ne yazdın? dedi, çiçek açan zerdaliye?”
Güldüm, yanıt verdim. “İlan-ı aşk ettim zerdali ağacına delicesine…Bilirsin akıl sır ermez benim işlerime…”
Merak etti, “Getir, görelim hele… Bir de biz ilan-ı aşk edelim elimizden gelirse…”
Gazetelerimi seçtim, eve geldim. Hemen arşiv odasına girdim. Yazılarım çıkan Gaziantep gazeteleri içinden Fevzi Günenç’in çıkarmış olduğu Kurtuluş gazetesini seçtim. Sözünün ettiğim yazısının bir fotokopisini çektim. Ertesi gün Hökkeş Ustaya gittim.
“Getirdin mi?” dedi beni görünce; gördüm ki; eşi Döndü Bacı da var, çay içiyorlar birlikte. Bir bardak çay da bana doldurdu demlice. “Ver bakayım şu şiiri!” deyince; “Yok, dedim, ben okumalıyım, kendimden geçercesine…”
ZERDALİ AĞACIM
Zerdali ağacım
Açtın mı yine bahar geldi diye...
Karışan yok değil mi?
Niçin açıyorsun diye..
Ne mutlu, ne mutlu öyleyse…
Zerdali çiçeğim,
Beyazına, moruna, alına…
Kurban olayın giydiğin gelinliği giydirene…
Hem de erkek ve dişi üretim organını sana verene...
Zerdali ağacım!
Hayranlıkla bakarken giydiğin gelinliğe..
Özgürlüğünü kıskanır oldum.
Bir ağaç olsaydım zerdalicesine
Hiç olmazsa bahar gelince…
Çiçek açardım gönlümce.../ Gaziantep Kurtuluş Gazetesi. 28.3.1969
Döndü Bacı, şiir bitince: “Bizi kim yarattı?” Demesin mi birden bire…
Al başına belayı. Bu hassas konuyu nasıl anlatmalı?
Bildiğim gibi söylersem Döndü Bacı incinir. Bildiğim gibi söylemezsen Yaratan incinir…
Yanıtsız koymamalıydım, bir yanıt vermeliydim. Ne kebabı yakmalı, ne de şişi incitmeliydim.
Dedim: “Bu bir sırdır; bu sırrı yalnızca bilgeler, ermişler bilir? Ne var ki bu soruya herkes kendi kültürünce yanıt verir!”
Av. Bilge Balta, 3.4.2006 Pazartesi için…
X
44. SÖZLEŞMEYE BAKIN SÖZLEŞMEYE
YAZIKLAR OLSUN BÖYLE ERKEĞE
Vatan gazetesi aşağıdaki fotoğrafın altında şöyle bir haber veriyor:
HER ERKEĞİN RÜYASI OLAN EVLİLİK BİTTİ
Amerikalı koca, karısına her istediğini yapacağına dair evlilik sözleşmesi imzalattı. Şimdi tecavüzden 11 yıl hapsi isteniyor
ABD'de karısına "bizzat" hazırladığı evlilik sözleşmesini imzalatarak dokuz yıl boyunca rüya gibi bir evlilik yaşayan Travis Frey için şimdi 11 yıl hapis cezası isteniyor. Çünkü eşi kocasının sözleşmeyi kullanarak, 9 yıldır, kendisine taciz ve tecavüzde bulunduğunu, işkence yaptığını ileri sürerek şikayette bulundu.
Önceleri "şaka" gibi algıladığı sözleşme yüzünden dokuz yıldan bu yana hayatının cehenneme döndüğünü iddia eden genç kadın sonunda boşanmaya karar verdiğini de anlattı.
Başvuru üzerine sözleşmeyi inceleyen 11’i erkek, 1'i kadından oluşan mahkeme jürisi; Travis Frey'i, kötü muamele ve şiddetten suçlu buldu.
Şimdi Frey, "Bu iş sadece şakaydı. Gülüyorduk" dese de 11 yıllık hapis cezası ufukta göründü bile. ■ DIŞ HABERLER (Vatan. 2 Nisan 2006)
Önce şu görüşümü belirteyim ki aşağıdaki sözleşme tam cariyelik sözleşmesi.
Bu tür sözleşmeler dünya hukukunda kabul görmez. Örneğin iki taraf bir sözleşme yapsa; taraflardan biri “Ben falana ömür boyu kölelik yapmayı kabul ediyorum!” dese bu sözleşme hukuken korunmaz.
İşte bizim uyanık Amerikalı erkeğimiz kadıncağızı öyle bir kandırmış ki tam bir kölelik (cariyelik) sözleşmesi yapmış. Ama canım kadıncağız da çok safmış…
İŞTE SÖZLEŞME (Parantez içindeki açıklamalar benim düşüncem…)
Benimle tartışmayacaksın. (Kadıncağızın haksızlık karşısında tepki göstermesi peşinen önleniyor…)
Şikayet etmeyeceksin. (Kadıncağıza dayak atsa bile şikayete hakkı elinden alınıyor…)
Hiç ağlamayacaksın. (Kadıncağıza istemediği şeyleri yapacak; kadıncağız ses çıkarmayacak. Oh ne güzel…)
Hiçbir şey istemeyeceksin. (Et getir, ekmek getir, tuz getir, biber getir bile deyemeyecek…)
Sana tersi söylenmedikçe bana yakın olacaksın. (Kadın değil; köpek besliyor adam. Gel deyince gelecek, çekil deyince çekilecek…)
Ev içinde giydiklerin dizinin altına inmeyecek. (Gördün mü, erkeğimiz, eşinin her zaman mini etek giymesini; cilve, naz yapmasını da istiyor… Ocağın bata senin bu kadın yaşlanmayacak mı?)
Sana tersini söylemediğim sürece çıplak uyuyacaksın. (Tam bir cariyelik ve de onur kırıcı…)
Uymadığın her madde için seni yatağa bağlayıp istediğimi yaparım. (Kadıncağız her pot kırınca “Temel İçgüdü” filmi canlandırılacak. Filmde erkek yatağa bağlanıyordu, şimdi kadın bağlanacak …)
Hoşuma giden her davranışın için bir "reddetme puanı" alacaksın. Bunları benim istediğim bir şeyi reddetmekte kullanabilirsin. Bir haftada 1’den fazla puan kullanamazsın. (Kadıncağızı ödüllendirerek kandırmaya da çalıyor; onu da bir tane ile sınırlandırıyor. Gördün mü sen anasının gözünü…)
Bu olaydan anlaşılıyor ki kadıncağız aptallık derecesinde safmış. Salt evlenmiş olmak için sözleşmeye imzayı atmış…
Beni şaşırtanlardan biri de Vatan gazetesinin attığı başlık. Bütün erkekler böyle yapar, böyle istermiş gibi başlık atması. Ne kadar ayıp!. Ne diyordu? HER ERKEĞİN RÜYASI OLAN EVLİLİK BİTTİ…
Sahi, her erkek böyle mi yapmak ister? Yok, benim bildiğim erkekler bu denli sapık, sadist, manyak olamaz. Yazıklar olsun bu tür erkeklere… Bu tür erkekler, lekedir iyi olan erkeklere…
Av. Bilge Balta, 4.4.2006 için…
X
45. BİR İNSAN KÖPEKLEŞİNCE
KÖPEKLİK YAPAR KEYFİNCE
İNGİLİZ Daily Telegraph gazetesi, haberi şöyle veriyor: “Türkiye'de İslamcı belediyelerin "mundar olduklarına inandıkları için" sokak köpeklerini işkence yapıp öldürdüğü iddialarına yer verdi.
GAZETEYE konuşan veteriner Burcu Işıkalp, Ankara'da beslediği 7 sokak köpeğinin aniden ortadan kaybolması üzerine yaptığı araştırmada Mamak çöplüğünde yüzlerce köpek ölüsüyle karşılaştığını söyledi. Işıkalp, "Dindar Müslümanlar köpeklerin pis olduğuna dair bir inanca sahip" dedi. Diş HABERLER. Milliyet. 28 Mart 2006 Salı
Önce şu gerçeği teslim edelim. Ankara’da; Atındağ ve Mamak ilçelerinde öldürülen köpekler İslamî inanca dayanarak öldürülmemiştir. Gerçi İslam’da, şöyle bir hadis olduğunu ileri sürerler. “Köpek giren eve melek girmez.” Böyle bir hadis var diye bir Müslüman kesinlikle köpek öldürmez.
Ne var ki İngiliz gazetesinin haber kaynağı bizden. Ne diyor veteriner Burcu Işıkalp: “"Dindar Müslümanlar köpeklerin pis olduğuna dair bir inanca sahip". Veteriner böyle bir inanca nereden sahip olmuş bilemem. Ben de bu toplumun yaşlı bir üyesi olduğuma göre, bu nedenle bir köpek öldürüldüğünü söyleyemem.
Gelelim işin aslına. TBMM Çevre Komisyonu Üyesi CHP Mersin Milletvekili Şefik Zengin köpek katliamından sorumlu olduğu ileri sürülen Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki ile Mamak Belediye Başkanı Gazi Şahin hakkında “Görevi ihmal” ve “Hayvanları Koruma Yasası”nın (TCK m. 257) ihlal edildiği gerekçesiyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunuyor. Şefik Zengin dilekçesinde “köpeklere tecavüz” edildiğini de ileri sürüyor. İşte beni asıl üzen de bu haber oluyor. Yalnız beni üzmüyor bu katliam ve tecavüz olayı Hayvanseverleri de üzüyor. Öldürme olayları da öyle sıradan bir öldürme değil. Bakın nasıl öldürmüşler…
KÖPEKLERE BİLE TECAVÜZ EDİLMİŞ!: Zehirlenerek, uzuvları kesilerek, gözleri oyularak, hattâ tecavüz edilerek öldürülen sokak köpeklerini gören hayvanseverler adeta isyan etti. NTV televizyonundaki programda da izledim. Tecavüz sonucu cinsel organları parçalanmış ölü köpeklerin fotoğrafları gösteriliyordu. Öyle ki konuşmacı veteriner bazı köpeklerin başlarına plastik torba geçirilerek boğulduğunu da söylüyordu.
Zehirlenerek, uzuvları kesilerek, gözleri oyularak, boğularak, hattâ tecavüz edilerek öldürülen sokak köpeklerinin şehir çöplüklerine atılması üzerine hayvanseverler eylem kararı alıyor. Katliamı ve tecavüzü protesto etmek üzere 12 Nisan Çarşamba 2006, saat 13:00'de Ankara Tandoğan Meydanı'nda meydanında sokak köpeği katliamını ve tecavüzünü protesto için bir miting yapmaya karar veriyorlar.
İşin kötüsü bu katliamcılar ve tecavüzcülerin adları, bütün sıkıştırmalara karşın bir türlü açıklanmıyor ve olay örtbas edilmeye çalışılıyor. Bu konuda geniş bilgi edinmek isteyenler Milliyet’in 17 Mart 2006 tarihli Ankara nüshasına bakabilirler.
Gördünüz mü okuyucularım kimlerin arasında yaşıyoruz. Biz de bu hayvanları insan sanıyoruz. Ocağınız bata sizin… Size “Başı boş sokak köpeklerini öldürün!” demişler; “Dişi köpekleri de tecavüz ederek öldürün!” dememişler. Bir insan köpekleşmeden bir köpeğe tecavüz eder mi? Demek ki köpekleşmişler… Bir insan köpekleşince, köpeklik yapar keyfince…
Bütün bunların nedeni yeterli eğitim ve öğretim bilgisi verilememesi; kişiliğin geliştirilememesi. Asıl önemlisi de kişilere Tanrı bilgisi ve dinsel duyarlılık öğretilememesidir. Siz bakmayın bunların “Tanrı’dan başka kimseden korkmam!” demelerine. Adam; karısını, kızını satıyor; bir de “Allah’tan başka kimseden korkmam!” diyor…
Önemli olan Tanrı bilgisi ve dinsel duyarlılıktır. Korku terbiyeye dayanır ve terbiye edilenleri ise; haz duygusu üstün gelirse, ne Allah korkusu önler, ne Peygamber korkusu ne de Cehennem korkusu…
Av. Bilge Balta, 6.4.2006, Perşembe
X
46. MASONLUK
Sayın Okuyucularım,
Aşağıdaki yazıyı 35 yıl önce yazmıştım. Bu yazım üzerine o zaman Yeni Ülkü gazetesi yazarları bana ver yansın etmişlerdi. “Sana mı düştü masonları kayırmak!” demişlerdi. “Senin tahsilin ne ki?” ilkokul mezunu olmamı başıma kalkmışlardı. Bunun üzerine 33 yaşında Akşamortakuluna 37 yaşında Akşamlisesine, 1 yıl da Üniversite sınavlarına hazırlandıktan sonra 42 yaşında Ankara Hukuk Fakültesine başlamıştım. Hem de gündüzleri çalışıp akşamları okula giderek…
Şimdi gelin ilkokul mezunu iken 3.2.1967 tarihinde Sabah gazetesinde çıkan yazımı okuyalım:
MASONLUK
Halka, yanlış tanıtılan kavramlardan biri de masonluktur. Bu konuda halka gerektiği şekilde bilgi verilmemiştir. İstenmiştir ki halk masonluğu dinsizlik olarak bilsin.
Masonluk, toplumun ileri gelenlerini halkın gözünden düşürmede araç olarak kullanılmıştır. Oysa masonluk geçmişi çok gerilere varan yasalarımızın koruyuculuğunda sosyal ve kültürel bir dayanışma örgütüdür.
Her insan mason örgütüne giremez. Örgüt bu konuda çok titizdir. Aralarına alacakları kimseleri ince elekten elerler.
Bir kere mason olabilmek için ya maddi ya da kültürel bakımdan güçlü-kuvvetli olacaksın. Bunun yanında muhakkak ve muhakkak bir mevki sahibi olmak veya kilit noktasına aday olmak gibi özellikler aranır.
Şu sözler Türkiye’ye İkinci büyük Mason Locası büyük üstadı, edebiyatla ilgilenenlerden çoğunun tanıdığı Orhan Hançerlioğlu’nundur:
“Bize göre masonluk insanları birbirine sevdirmek amacını güder. Bunu sağlamak içinde insanların birbirlerini sevmelerine engel olan bütün doğmalarla mücadele eder. Masonluk tamamen bir özgürlük ve eşitlik kurumudur. Samimi olmak şartı ile her düşünce ve eğilim masonlukta yer alabilir. Hiçbir mason kendi eğilimine katılmaya bir başka masonu zorlayamaz. Gerçek mason insan sevgisini, şahsi eğilimlerinin üstüne çıkarabilendir. Başarılması bir hayli güç olan bu tekamüle erişemeyenler mason olamazlar.”
Halkın bu konudaki bilgisizliğini sömürenler siyasi veya ticari karşıtlarını çürütmek için mason sözcüğünü pek ustalıkla kullanırlar. Ne tuhaftır ki insanoğlu bu masonluk nedir diye öğrenip bilmek için çalışmaz. Bir kere tabu olarak verilmiştir ya kendisine yeter. Mason, Allahsız da o, dinsiz de o, imansız da o, komünist de o...
Şimdi ele Başbakanımız Demirel’i aldılar. Genel Başkanlık seçiminde kendi partisinden olan karşıtları, genel seçimlerde de kendisine muhalif olan partiler masonluğunu ele alarak Demirel’i düşürmeye çalıştılar.
Bu gibi davranışlar ciddiyetle bağdaşmayan davranışlardır. Halkın bu konudaki bilgisizliğini sömürerek oy toplamaya çalışmak halkı aldatmaktır.
Biz halkın aldatılmasından, onlara doğruların olduğu gibi söylenmesinden yanayız. Bir insanın mason olması, mason olmak istemesi, suç olmadığı gibi; onun, en doğal hakkıdır da?
Büyük Reşit Paşanın, Mithat Paşa’nın, Beşinci Murat gibi padişah olarak tanınmış kişilerin mason olduğunu da hesaba katarak bir kişiyi gözden düşürmek için başka yollar aramamız gerektiği anlaşılır.
Benim üzerinde durmak istediğim halkın bilgisizliğini sömürmeyelim. Olanları olduğu gibi ve kavramları da doğrusunca halka söyleyelim. Halk ne denli bilgilenirse o oranda uygarlığa yanaşırız.
Bir özgürlük var elimizde. İyi kullanalım ne halkı ne de kendi kendimizi aldatmayalım. Ne olursa olsun halkımıza doğruları söyleyelim…
Av. Bilge Balta, 7.4.2006, Cuma…
X
47. YİNE MASONLUK
Bu sütunlarda dün masonluk üzerine bir yazı yazmıştım. Yazı istediğimden bambaşka çıktı. Ne olur ya bir adam mektep medrese görmezse. Yazmadan önce yazacağı konuyu kafasında enine boyuna indirip kaldırıp, planlamazsa. Biraz düşündüm, planladım, sınırladım ama parmaklarım kontrolümden çıkıp bambaşka bir yazı çıkardı ortaya. Böyle oluşu bir bakıma beni üzdü. Ne demek bir kimse yazmak istediklerini yazamasın da bambaşka şeyler yazsın.
İşin içinde acemilik var. Yeni başlıyoruz yazı yazmaya. Yavaş yavaş kendimizi düzeltiriz. Düşündükçe, bulduğumuz fikirleri bir düzene kor bir cümlede komprime eder, bir düzen içinde sunarız. Hele şu acemilik bir geçsin...
Söylemek istediğim başta şu idi. Örneğin Demirel Başbakanımız masonlukla ilgili suçlamalarla karşılaşınca yapacağı ilk iş yanlış belgelerle mason olmadığını belirtmek değil doğruyu olduğu gibi söylemekti.
Halka diyecekti ki: “Evet ben masonum. Ama masonluk size öğretildiği şekilde bir dinsizlik değildir.” diyerek masonluğun tanımını ve amacını anlatmalıydı.
Böyle yapacağına halkın bilgisizliğini pekiştirdi. “Her sabah Kur’an okumadan kahvaltıya oturmayan bir aileden geldiğini...” söyleyerek; ara sıra, Eyüpsultan ve Hacı Bayram Camiinde namazlar; lüks otellerde iftarlar; Bayram Gazetelerine vaiz üslubuyla yazılar, T.B.M.M.’si Mescidine imam ve müezzin tayinleri... Sonra da bir Ramazan gecesi Kosigin şerefine kaldırılan kadehi gazetecilerin objektifinden kaydırma çabası.
Oysa daha başlangıçta masonluğun tanımını ve amacını belirtseydi. Hem halkı masonluk konusunda bilgi sahibi yapar hem de yanlış belgelerle masonluk suçlamasından kurtulmak gibi çelişik bir drama düşmezdi.
Gelelim muhaliflerine. Sayın başbakanımızın karşıtlarına, (muhaliflerine) onlar ki bize göre aydındırlar. Bizim nemiz var ki şunun şurasında bir ilkokul mezunuyuz, bize göre daha çok bilgi sahibidirler muhakkak. Masonluğun ne demek olduğunu pekala da biliyorlardır. Niçin halkın oyunu almak için halkı aldatmak yoluna başvuruyorlar. Sayın Demirel’i çürütecek başka yol mu yok. Niçin halkın gözünün içine baka baka yalan söylüyorlar.
Hele CHP’nin bu yola başvurarak seçmenlerinden oy toplamaya çalışmasını çok gülünç bulduğumu, yakıştıramadığımı söylemeliyim. Ama sonra da hak veriyorum Cumhuriyet Halk Partisine. Ne söylesin ki, AP’den farklı görüşü mü var ki! Dış politikada beraberiz, dedi. Tek farklı söylemi: “Celal Bayar’ın partisine oy vermeyin; o, tayyare sattı!” dedi.
Halkın masonluk konusunda tepkisi ise pek öyle sanıldığı gibi dinsizlikle ilgili değildir. Halk mason diye gösterilen kimselerle arasındaki uçurumu sosyal yaşantısının, kazanç ve parasal ve nüfuz durumunun farkına vardığı ve bunun nedenlerine akıl erdiremediği için kendi yoksul yaşantısından meydana gelen bir tepkidir.
Yine olmadı, daha söyleyeceklerim var, neyse...
Av. Bilge Balta, 5.4.2006, Cumartesi…
X
48. İÇİNDEYİZ
Yaklaştı, koluma girdi, 24-25 yaşlarında biri. Hiç tanımam kendisini. Adım solcuya çıkmış ya, solcu olarak tanıttı kendini. Sanki gereği varmış gibi.
Yürüyoruz yan yana. Bir eli cebinde, bir eli kolumda.
Sosyalist dostum, her üç adımda yere tükürüyor “fişt!” diye… Ön iki dişinin arasından, ikide bir yere...
Yanlamasına yüzüne bakıyorum: Bastığı yerden haberi yok, kendisine acıyorum…
Anlatıyor: Günde üç gazete okurmuş. Elbette Akşam, Milliyet, Cumhuriyet... Bunun yanında Yön dergisi, yeni çıkan Ant dergisi de var elbet...
- Anlıyor musun bari okuduklarını?
- Anlamasam okur muyum!
Sonra halka inmeden söz etti. Sanki sırça köşkte yaşıyormuş gibi, komprador, ithalatçı, ihracatçı, üniversitede profesörmüş gibi...
Ne çabuk da ayrılıyor şu bizim solcular halktan; daha dün bir bu gün iki... Adama sosyalizmin “S” sini söyletirler miydi?
Sağ olsun CHP... Yok, yok asıl sağ olması gereken TİP...
CHP’nin gönlüne kalsaydı daha çok kalınırdı ortanın ortasında... Baktılar ki kalacaklar arkada, karar kıldılar sağı solu koklayaraktan ortanın solunda.
Anlatıyor yeni arkadaşım:
- Halka inmeliyiz...
Soruyorum:
- Ne iş yaparsın? Bir zamanlar ben de dokumacıydım ya...
- Dokumacı
- Baban ne iş yapar?
- Dokumacı.
- Öğrenim ne kadar?
- İlkokul...
- Neredesin ki halka inmekten söz ediyorsun?
Afallıyor, ne demek istediğimi anlamakta güçlük çekiyor...
Biraz düşündükten sonra “Sahi haa!” diyor. Bu arada da iki dişinin arasından fiştlemeyi unutmuyor...
İşte böyle dostlar. Yurt sorunları üzerine kafa yorduğunu, gazete, dergi, kitap okuduğunu ileri sürenler halkın içinde oldukları halde “Halkın dışındayız!” dememelidir...
Halkımıza yeni yeni tanıtılmaya çalışılan sosyalizmin birkaç terimini bildiğimizi sanarak ve bunları olur olmaz yerde söylediğimizde halkın ilgi göstermediğini görür görmez halkın dışında saymamalıyız kendimizi…
İleri sürdüğümüz düşünce ve görüşlerin halkımızca anlamasını istiyorsak; onun anlayacağı dille konuşmalıyız. Proletarya, burjuva, kapitalist vb. deyimler yerine; kullanmalıyız, halkın kolayca anlayacağı sözcükleri…
Türkçe’mizdeki; İşçi, zengin, sermayedar, yukarda geçen sosyalist terimleri daha iyi karşılar. Halkımız da bu sözleri kolayca anlar…
Fıstık kabuğunu doldurmayan bilgilerimizle kendimizi bir şey bilir sanmamalıyız. Daha sosyalizm yeni yeni giriyor ülkemize, halkımıza bunu anlatmalıyız.
Ülkemizde mutlu azınlığın izin verdiği ölçüde sosyalizm öğrenilir. Eğer ileri gidersek mutlu azınlık demir yumruğunu indirir.
Hırçınlığımız geri kalmış bir ulus olmamız yüzündendir. Duyduğumuz acı, İnsanca yaşam özlemidir...
Gaziantep, Sabah, 7.2.1967
x
Not: bu yazı 39 yıl önce yazılmıştır…
Av. Bilge Balta, 7.7.2006 Salı için…
X
49. YIKIN HEYKELLERİMİ
Ey milletim,
Ben Mustafa Kemal’im…
Çağın dışında kaldıysa düşüncelerim,
Hâlâ en hakiki mürşit değilse ilim,
Kurusun damağım, dilim…
Özür dilerim…
Unutun tüm dediklerimi
Yıkın diktiğiniz heykellerimi…
Özgürlük hâlâ,
En yüce değer değilse eğer…
Prangalı kalsın diyorsanız köleler…
Unutun tüm dediklerimi
Yıkın diktiğiniz heykellerimi…
Yoksa çağdaş medeniyetin bir anlamı,
Ortaçağa taşımak istiyorsanız zamanı,
Baş tacı edebiliyorsanız,
Sanatın içine tüküren adamı,
Unutun tüm dediklerimi
Yıkın diktiğiniz heykellerimi…
Yetmediyse acısı, şiddetin savaşın,
Anlamı kalmadıysa
Yurtta sulh, dünyada barışın,
Eğer varsa ödülü silahlanmayla yarışın.
Unutun tüm dediklerimi
Yıkın diktiğiniz heykellerimi…
Özlediyseniz fesi, peçeyi.
Aydınlığa yeğliyorsanız, kara geceyi.
Hâlâ medet umuyorsanız,
Şeyhten, dervişten
Şifa umuyorsanız,
Muskadan, üfürükçüden
Unutun tüm dediklerimi
Yıkın diktiğiniz heykellerimi…
Eşit olmasın diyorsanız, kadınla erkek…
Kara çarşafa girsin diyorsanız,
Yobazın gazabından ürkerek…
Diyorsanız ki, okumasın
Kadınımız, kızımız,
Budur bizim alın yazımız…
Unutun tüm dediklerimi
Yıkın diktiğiniz heykellerimi…
Fazla geldiyse, size hürriyet,
Özlemini çekiyorsanız,
Saltanatın, sultanın…
Hâlâ önemini anlamadıysanız,
Kul olun, ümmet kalın,
Fetvasını bekleyin, şeyhülislamın, ulemanın,
Unutun tüm dediklerimi
Yıkın diktiğiniz heykellerimi…
Kalbimizdesin…
Slaytı Hazırlayan Nurhan Oykan. D.E.Ü. Devlet Konservatuarı…
e-posta kutuma gelenlerden…/Av. Bilge Balta. 11.4.2006 Çarşamba
X
50. “UCUNDA YAŞARDIK MAVİLERİN”
ŞAİRİ DE ÇOK GAZİANTEP’İN
Tanımam kişisel olarak. Yazdığı kitabı göndermiş beni yazar sayarak.
Gönderilen kitap Ali Aldemir’in. Adını şöyle koymuş: “Ucunda Yaşardık Maviliklerin”
Sordum, soruşturdum bu kimdir?. Anladım ki bu da benim gibi ezilmiştir.
Gaziantep Belediyesinde zabıta müdürü olarak çalışırken; “Hadi bakalım, demişler, zabıta memurluğu yapmak daha iyi gelir elinden…”
Ali Aldemir de demiş “Hizmet hizmettir, emir emirdir, ülkeme hizmet gerektir…”
Ayper Kalelioğlu’da Şehit Kamil Belediyesinde zabıta müdürü idi. AKP belediyeye geldiğinde. İşlerine gelmediği için onu ettiler müdürlüğünden tenzili rütbe ile… Neyse; alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste…
Şimdi gelelim biz Ali Aldemir’imizin şiirlerine.
Aşk ve sevda üzerine şiirler yazmış. Gördüm ki halkının ezikliğini de, yoksunluğunu da, yoksulluğunu da ruhunda duymuş, şiirlerinde yansıtmış.
Şiirlerinde şiir tadını tattım. Birkaç gündür şiirleri ile yattım kalktım.
Gereksiz söze yer vermemiş, az sözle çok şeyler söylemiş. Şiirlerinde şiir işçiliğine özen göstermiş…
Ben şair değilim, şiir eleştirmeni de değilim. Ama şiir okumayı da severim. Ara sıra şiir yazmayı da denerim. Ben haddimi bilirim; ben kendi halinde, sıradan garip bir kişiyim.
Şöyle demiş Ali Aldemir kitabının önsüzünde: “Merhaba güzel ülkemin sevecen, cesur ve onurlu insanları. Bu ülkede doğan, yaşayan ve toprağına ter döken, karşılığını alamayan sevgili dostlar. Bizi biz yapan, yaşamı anlamı kılan en önemli değer yüreğimizdir, dilimizdir. Yüreğimizde taşıdığımız özlemlerimizi, hasretlerimizi, sevdalarımızı konuşamazsak, yazamaksak, yaşamazsak…” yaşam niyedir?..
Bir başka şair dostum Ahmet Ayaz şaircesine, şiircesine bir tanıtım yazısı yazmış. Tanıtım yazısı ile şiirin çok güzel bir tanımını yapmış:
“Ben diyorum ki, “şiir edebî sözlerle satır satır, duygu ve düşünceyi anlatmalı. Abuk sabuk sözler şiire katılmamalı. Çünkü şiire katılan abuk sabuk sözler. Şiire işkence eder…”
Devam ediyor Ahmet Ayaz arkadaş: “Şairlik her ne kadar zor bir uğraşsa da, Ali Aldemir abuk sabuk sözlerden uzaklaşmış, zoru başarmış. Daha doğrusu bir şair yüreğiyle kendini Türk halkına anlatmış…”
Sağolsun Gaziantep’in şairleri…Yazdıkça gönderiyorlar bana şiirlerini… Şimdi bu dostlarından sayayım hangi birini. Ama söz; sırasıyla değerlendireceğim betiklerini.
Bakınız şimdi şaire. Doğum anını nasıl anlatıyor bize:
“BİR DAMLA KAN
Acıyla kıvranacak önce bir can
Kasılıp çözülecek sonra
Tüm kaslar sinirler sancıdan,
Sıkılacak dişler, yumruklar
Gömülecek tırnak ete
Isırılacak kan ter içinde dudaklar
Yumuşamış kemik aylar öncesinden,
Açılacak karanlık ağzı gülün derken
Bir damla taze kan için,
Önce kısa bir sessizlik
Bir dokunuş hafiften bir fiske,
Derken anlaşılmaz
ince mi ince
Bir ağıt titrekçe…
Hoş geldin sefalar getirdin can
Tatlı bir sevinç oldun evimizde.
+
Kutlarım Ali Aldemir seni. Beklerim şiir betiklerini… Boşuna demedim: “Şairi de çok Gaziantep’in” sözlerini…
Av. Bilge Balta, 12.4..2006, Perşembe
X
51. PAPAZ YİNE KARIŞTI BACAK ARASINA
HİÇ ÇIKMADI ZATEN GÖZÜ KÖROLASICA
Az önce bu haber düştü e-postama. İstanbul’dan Çetiner Çalış adlı mühendis arkadaş göndermiş bana. Bu haber çıkmış dünkü (12.4.2006) http://www.hurriyet.com.tr’ adresli Hürriyet gazetesinde...
İşte haber. Ellerinden gelse; yatak odamıza girecekler.
“Katolik Kilisesi: Mastürbasyon günah…
Madrid’de toplanan İspanya Piskoposlar Baş rahipleri, “Cinsel zayıflıkların Katolikler’i dinden uzaklaştırdığını savunarak, "mastürbasyon, evlilik dışı cinsel ilişki, pornografi ve eşcinsellik, namusla ilgili ciddi günahlardır" açıklamasında bulundu.
Piskoposlar, kutsal olan evliliğe karşı saldırıların toplumsal sorun yaratacağını kaydetti ve Katolik değerlerde görülen kaybın sorumlusu olarak da medyayı suçladı. Hürriyet, 12.4.2006”
+
Öncelikle belirtelim ki Irak’ta Ebu Garip hapishanesinde, Amerikalı asker gardiyanlar; Irak’lı Arap tutsakların karısına, kızına, hatta oğluna tecavüz ederlerken bu kara cüppeli, kara fesli, kara vicdanlı papazların gık’ı çıkmadı. Hepsi de olayı görmezden geldi, kulakları üstüne yattı.
Bunlar İsa Peygamber evlenmedi diye evlenmemeyi sevap sayarlar. Evlenmemekle Cennete gideceklerini sanarlar… Çoğu şeyde aldandıkları gibi bunda da aldanırlar.
Cinsellik vermiş yaradan yarattıklarına. Bunlar kudurur dururlar kendileri cinsellikten mahrum kaldıkça.
Kitaplığımda Cinsellik Tarihi adında bir kitap var. Bunlar Ortaçağ boyunca cinselliği evli çiftlere bile kayıt kuyut altında yaptırmışlar.
Örneğin koydukları kayıttan biri. Çiftler tepeden tırnağa örtünmeli. Her iki taraf da; zinhar birbirinin yüzünü görmemeli, çıplak tenleri birbirine değmemeli, yalnızca giydikleri tesettürden açtıkları yeteri kadar delikten işlerini görmeli.
Bunlar Ortaçağda yaşayan papazlar.Günümüzde bunları dayatan bizim din adamlarımız da var…
Şimdi dikkat edin. 11 Nisan 2006 tarihli Cumhuriyet gazetesini 7. sayfasına bakın. “Böyle şey olur mu demeyin sakın!”
Adana’da Kutlu Doğum Haftası nedeniyle Sabancı Merkez Camiinde düzenlenen fuar stantlarında Abdülkadir Dedeoğlu tarafından yazılan kitaptan alıyorum. Bakın adam bize; nasıl da din adına hurafe satıyor:
“Biriniz hanımına temas edeceği vakit örtünsün, eşekler gibi çırılçıplak soyunmasın…”
Yahu bir insan kafayı üşütmese böyle sözler söyler mi? Hadi söyledi diyelim; aklı başında olan kişi bu tür sözleri dinler mi? Tam Ortaçağdaki papazlar gibi…
Ne karışırsın insanın özel yaşamına? Kim verdi bu yetkiyi sana?
Ya şu sözleri söyleyenlere ne diyeceksiniz? Susup geçecek misiniz; yoksa, “Susun ulan yetti artık zırvaladıklarınız!” mı diyeceksiniz…
Dikkatle okuyun: “Şurası muhakkak ki kadın, şeytan suretinde gelir, şeytan suretinde gelir”
Gördünüz mü din adamını; kadını “ŞEYTAN” olarak görüyor. Asıl şeytanlığı kendisi ediyor. Bu şeytanlığı da “Peygamberimizin Evlenenlere 100 Vasiyeti” adlı kitabında söylüyor…
Olayın aslı şu adam kadının-kızın cazibesi karşısında hislerine hakim olamıyor. Hisleri kabarmasın diye kadını-kızı gözlerden uzaklaştırıyor, daha olmazsa kapatıyor, çarşafa sokuyor…
Günümüzden 5 asır önce yaşayan papazlarla; günümüzde bu sözleri söyleyen hocamız arasında ne fark var… Eğer laiklik ilkesi ve demokrasi geçerli olmasaydı, kim bilir bunlar bana nasıl saldırırlar.
Cinsellik Yaratan’ın yarattığına verdiği en kutsal duygudur. Bu kutsal duygu en güzel biçimde hayvanlarda uygulanır. Hayvanlara din adamı gönderilmediği halde bu iş hayvanlar arasında ne güzel uygulanır. Bu konuda hayvanlara yol gösteren olmadığı halde hayvanlar ne güzel sevişir.
Cinsellik bütün canlılarda bir yaşam enerjisidir. Yaratan, en çok çiftlerin tatlı tatlı sevişmesine sevinir.
Av. Bilge Balta, 14.4.2006, Cuma için…
X
52. MERHABA
Sayın okuyucularım, bu merhaba sözü size değil başkasına. Benim en küçük kızım grafiker olarak çalışıyor bir gazetede Ankara’da.
Duymuşlar; nereden duymuşlarsa. Demişler bizim kıza: “Babana söyle haftada bir de yazı versin buraya.”
İşte aşağıdaki yazı bu gazete için yazılmıştır. Sizlere de bilgi vermek amacı ile aktarılmıştır.
+
MERHABA
Merhaba sayın okuyucularım merhaba. Koşullar elverirse sizinle karşılaşacağım her hafta burada…
Benim adım sanım; Emekli Avukat Hayri Balta. Ama ben Bilge Balta adını kullanırım yazılarımda. Fotoğrafım da yukarda….
Bu fotoğraf benim elli yaşındaki fotoğrafım; şimdi, 75 yaşındayım… Sakın fotoğrafıma bakıp da “Gençmiş!” diye aldanmayın.
“Gerçi yaş geçmiş, iş bitmiş!” derler ya; buna da aldanmayın. Fiziksel olarak değilse bile beyinsel ve ruhsal olarak hala ve hala 25 yaşındayım… “Maşallah Nacar marka saat gibi çalışıyor kafan!2 diye takılır arkadaşlarım…
Yazarım yapıcı olmak üzere; milyar da verseler yalakalık yapmam kimseye.
Ben yazar bozar değilim. Ben yazı ile de gerçekleri söylerim.
Yazarım elli yıldan bu yana; ama benim işim yok, yazıp bozanlarla.
Bakalım ilginizi çekecek mi aşağıdaki bu güne değin benim de bilmediklerim. Bu iletiye bana gönderene teşekkür ederim.
+
“1500'lerde İngiltere’de işler şöyle yapılıyordu
: İnsanların çoğu Haziran'da evleniyordu.Çünkü senelik banyolarını Mayıs ayında
yapıyorlar, Haziran'da hala çok kötü kokmuyorlardı. Ama yine de kokmaya
başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla
ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.
Gelinlerin elindeki çiçek geleneği buradan geliyor.”
- Gördünüz mü, ne ilginç değil mi? Çiçek geleneğinin böyle olduğu akla hayale gelir mi?
“Banyolar içi sıcak suyla doldurulmuş büyük bir fıçıdan meydana geliyordu. Evin erkeği temiz suyla yıkanmada önde geliyordu.
Ondan sonra oğullar ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak ta bebekler ayna suda yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hale geliyordu ki kirli fıçının içinde bazı şeyler kayboluyordu. İngilizce’deki "banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın" (Don't throw the baby out with the bath water) deyimi buradan gelmektedir.”
- İşte bu da tarihsel bir gerçek; ne kadar yakışıksız değil mi kadınlara en sonda yer vermek… Ne kara yazgısı varmış bu kadınların kızların. Egemenliğine girmiş tarih boyunca kadın haklarına saygısızların. Oysa kadınlara, kızlara öncelik vermek gerek. Kadına, kıza en sonunda yer verirsek kaybolur gider bebek…
“Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini
topraktan başka bir şeyden
yapılmıştı. Toprak kadar fakir (dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır. Zenginlerin
ahşaptan yapılmış zeminleri vardı. Bunlar kışın ıslandığı zaman kayganlaşıyordu.
Bunu önlemek için yere saman (thresh) seriyorlardı. Kış boyunca saman sermeye devam ediliyordu. Bir zaman geliyordu ki kapı açılınca saman dışarıya taşıyordu. Buna mani olmak üzere kapının altına bir tahta parçası konuyordu ki bunun adı "thresh hold" (saman tutan; Türkçe’si "eşik") idi.”
- Böylece eşik sözcüğünün nereden geldiğini görmüş olduk. Demek ki biz eşik sözcüğünün nereden geldiğini bilmiyorduk.
“Parası olanlar kalay-kursun alaşımdan yapılmış tabaklar alabiliyordu. Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek alaşımın yemeğe karışmasına sebep oluyordu, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu. Domatesler buna sık sık sebep olduğu için bunda sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü.”
- Şu domatesin başına gelene bak. Bilgisizlikten geliyor her türlü yanılmak. Demek ki asıl olan hemen hükme varmamak. Hemen hükme varanlar kuşkusuz bir ahmak…
+
Bu günlük bu kadar. Bilmiyoruz yerimiz ne kadar.
Hem uzun söze gerek yok. Biliyorum ki okuyucularımız anlama yeteneği (feraseti) çok.<