AŞAĞIDAKİ YAZILAR

GAZİANTEP EKSPRES GAZETESİNDE ÇIKAN GÜNLÜK YAZILARIMDIR

 

İçindekiler:

  1. Mutfakta Büyük Bir Kazan/Kazanda Küçük Bir Sıçan

  2. Bilinen Hayri Balta Nasıl Oldu Da Oldu Bilge Balta

  3. “Vatan Sağ Olsun!”/Olsun Ama/Vatandaşın Da Karnı Doysun Yüzü Gülsün...

  4. Eskiden Kar Yağdığında Böyle Olurdu/Şimdi, Ilımlı İslam Oldu Da Böyle Oldu

  5. Doktor Ve Oduncu

  6. “Ulan Terbiyesiz, Ananı Al Git!”/Kalmış Demediği Bir İt Oğlu İt!

  7. Kim “Devlet Sırrı!” Derse, Kalır Suçu Kesesine/Mahkeme Bile Gidemez Belirtilen Adrese

  8. Bir Anı Ve Bir Yazı/Size Bu Tür Yazılar Da Sunacağım Bazı Bazı

  9. “Katran Kaynamakla Olur Mu Şeker/Cinsi Bozuk Olan Cinsine Çeker…”

  10. Hiç Yakışmaz Yaşar Hoca Bunlar Sana “… Mı Cemaat, İmam … ?”

  11.  “Kadının Saçı Uzun Aklı Kısa Mıdır?” Bu Saygısızlık Kadına Nasıl Yapılır?

  12. “Haşlanmış Tavuk, Izgara Köfte Yeyiniz!” Diyor Neyle, Nerden Alıp Yeyecek Onu Söylemiyor

  13. Tuz Kokmak Üzeredir. Yargıçlara, Savcılara En Az Milletvekillerinin Aldıkları Kadar Maaş Verilmelidir.

  14. Desene Ki Ölmüşüz De Haberimiz Yok/Test’e Göre Ölmek İçin Nedenimiz Çok

  15. Odaya Girmiş Bir Arı Çıkmak İstiyor Çıkmak İstedikçe, Küt! Küt! Cama Tosluyor

  16. Telgrafın Tellerine Kuşlar mı Konar/İnsan Sevdiğine Böyle mi Yanar?

  17. Girmişiz Derin Girdap'a Uluscak. Ulus Bu Girdaptan Nasıl Çıkacak?

  18. Sadrazam Hamamda

  19. Sen Çok Yaşa Erbakan Hoca/Eyi Kıyak Yaptı Çıraklar Sana

    20. Hele Bir Telefon Edin İmama/Bir Saniye Geç Başlar mı Namaza?

    21.Her Boyayı Boyadık ta Fıstığı Yeşil Kaldı/Balta'ya Görev Verilecekti Aklı eksik olsaydı

    22. Bilinmelidir ki Medya Dördüncü Kuvvettir? Medyayla Zıtlaşan Hükümet Göçmüş Demektir.

    23. Düşünmeden Konuşursan Bin Kere Düşünürsün/Düşünerek Konuşurken Bir kere Düşünürsün

    24. İşte Hepimize Tam Bir Sözlük/Oy Verene Göre Tam Bir Gözlük

    25. İstiklal Marşı'na Hakaret Edilmemiştir/ Tersine İstiklal Marş'ımız Yüceltilmiştir.

    26. Bu Yargılamalar Var da Bize/Neden Yok Milletvekillerine

    27. Kimse Telaşa Falan Kapılmamaktadır/Yazarar Kayıkçı Kavgası Yapmaktadır

    28. Zekeriya Beyaz'ın "Var'a Yok!" Deme Hakkı Var/"Yok yahu!" var!" dersem Niçin Keyiflere Verir Zarar

    29. Burası İstanbul Halkalı/Çağdaşlık Böyle mi Olmalı?

    30. Bütün Gazeteler Yazıyor/Yağmur Değil Çete Yağıyor

    31. Şimdi Okuduğumuz İstiklal Marşı/Yeniden Yazılsa Nasıl Yazılırdı

    32. Ah! Cahil miyim? Echel miyim?/ Yoksa Cehl-i Mürekkep miyim?

    33. Sen Çok Yaşa, Özkök Paşa!

    34. Anayasa Üstünde Gizli Anayasa/Sözü Olan Varsa Çıksın Ortaya

    35. Bilge Sorularına Bilgece Yanıtlar/Bakalım Nasıl Karşılayacak Okurlar

    36. Hedef Ilımlı İslam'dır/Gerisi Tümden Yalandır

    37. Laik Türkiye Cumhuriyeti mi?/Yoksa Hurafe Örgütlenmesi mi?

    38. Hedef Ilımlı İslam'dır/Gerisi Tümden Yalandır

    39.Liseli Gençlere Neler Oluyor? Gençler Birbirini Niçin Vuruyor?

    40. Liselere Laiklik Karşıtı Kitap/Laiklik İlkesi Düşüş Kalmış Bitap

    41. Ceza ,ehliyeti Yok Denmişti/Şimdi Oldu İslam Ermişi: 1

    42. Bu Tür Kafalar/Kafa Karıştırırlar: 2

    43. Farkında Değilmişiz/ Yok'u Var Görürmüşüz...

    44. Dalmış Gitmiş Şu Bizim Hökkeş Usta/Çiçek Açan Zerdali Ağacına

    45. Sözleşmeye Bakın Sözleşmeye/Yazıklar olsun Böyle erkeğe

    46. Bir İnsan Köpekleşince/Köpeklik Yapar Keyfince

    47. Masonluk

    48. Gene Masonluk

    49. Yazın!

    50. İçindeyiz

    51 Yıkın Heykellerimi

    52. "Ucunda Yaşardık Mavilerin"/Şairi de Çok Gaziantep'in

    53. Papaz Yine Karıştı Bacak arasına/Hiç Çıkmadı Zaten Gözü Körolasıca

    54. Sorunun İyisi de olur Kötüsü de olur/Soru Nasıl Olursa, Yanıt Ona Göre Olur

    55. Merhaba

    56. Al Gavur Ağa

    57. Dost

    58. Harika Çocuklar

    59. Bahar Çarpması

    60. Ölülerle Değil Dirilerle Uğraşın

    61. İHA

    62. Amin Diyecek Dua Söyleyin/Sonra da Benden Amin Dinleyin

    63. Teknikte Gelişme/Dilde Kirlenme

    64. Her Olayda Tarihe Not Düşeriz/Not Düştükçe Ölür Ölür Gideriz

    65. Saldırı Kime Yapılmıştır?

    66. Aklı Olmayanın Dini Olur mu?

    67. Üç Ay Hapis Yatıp Başımıza Kalkma/Onlarca Yıl Hapis Yatanları Unutma

    68. Aldatan, Aşağılayan, Suçlayan...

    69. Gaziantep'te Vardır Onarca Şair/Bunlardan Birine Ahmet Ayaz Denir.

    70. Bu Acele Neden??Şeriat Gelmeden...

    71. Bilgisizliğin Hızı

    72. Birbirinden İlginç Dini akım ve Tarikatlar

    73. İp ile Küfe'nin Hesabı Böyle Sorulursa

    74. Komünist Bozuntusu

    75. Devlet Çökertilemez/Devlet Küçültülemez

    76. Batıya özenirsek/Sonuç: Eriyip Gitmek

    77. Politika Güç Arzusudur

    78. Atatürk'ün Son Mesajı/Bırakın Şu Yalan Mesajı

    79. Taşı Gediğine Koyanlar

    80. Vardır Parada Bir Yazı Bir Tura/ İşte Ülkemizdeki Manzara

    81. İster Bilsinler İster Bilmesinler Bizi/İnsan Bilirse Yeter Kendi Kendisini

    82. Bilgelik, Din ve Takiyye Üstüne

    83. Yaşamın Amacı Huzur mu Mutluluk mu?/Huzuru Bulamayan Hiç Mutlu olur mu?

    84. Atatürk'ün Son Mesajı Yalandır/Laikliğe Sıkı Sarılmalıdır...

    85. Atatürk'ün Son Mesajı Uydurmadır?/Ciddiye Alınırsa Yayılacaktır...

    86. Babalar Gününde Babama "Teşekkür ederim Kızıma"

    87. Okuyucularım, Okuyucularım Sayın Okuyucularım/Babalarımıza "Seni Seviyorum!" Demeyi Unutmayalım.

    88. Önce Dil Gider Sonra Gelenek Görenek Gider/Daha Sonra Din de Memleket de elden Gider.

    89. İcatlar Hakkında Süper Yorumlar

    90. Hey Amerika Amerika!/Bak Ne Diyor Basralı Ömer Sana

    91. Hünkar Hacı Bektaş Veli Söylemiş/Bilge Balta Yorumlar Eklemiş

    92. Keçinin Kuyruğu/Hava Tahmin Durumu

    93. Amerikalıya Uydu Aklını UFO'ya Taktı/Gökten Düştü Diyerek Rus Bokunun Tadına Baktı

    94. İnşallah la, Maşallah la, Dua ile Olsaydı/Dünyada Cana Derman Bir Tane Yoksul Kalmazdı

    95. ADD Nasıl Kuruldu?

    96. Atatürkçülük Nedir?

    97. Kum Tanesiyim Sevgilim

    98. Batıya Batanlar

    99. Görünen Köy Kılavuz İstemez? Terazi Bu Sıkleti Çekemez

    100. Oy! Madımak da Madımak/Hanı Yoktu Cana Kıymak

    101. İnadına İnadına Atatürk/Sevecek Ata'yı Gün Geçtikçe Türk

    102. Yaşayarak Öğrendik

    103. ABD'de Evrim Teorisi Kazandı/Evrimciler Akla ve Bilime İnandı

    104. Maymuna Yasaklanmış Para Kullanmak/Para Kullanmaktan Bir de Biz Kurtulsak

    105. Hostesi İzlerken

    106. Arayıp Durduğun Şey Sendedir/Önce Kendini Bilmen Gerekir

    107. Pir Sultan Silvanius mu? Yoksa Pir Sultan Abdal mı? (1 ve 2 )

    108. İki Köpek, Ne Demek?

    109.Hariçten Gazel/Okuruz Güzel Güzel

    110. Amerika'da Atatürkçü Bir Aydın

    111. Asena'yı Dün Kovanlar/Şimdi Över Oldular.

    112. Batı Tarzı Yaşama Özenenlere

    113. Burada İlginç Olan/Ramazan Hayrına Yapılan

    114. Tam Bir akıl Tutulması . Türklerin Kaybolmuş 600 Yılı.

    115. Şaire Şairce/Şiire Şiirce

    116. Deliler; Bana da, Deli Dediler

    117. Alevilik Başka Alici'lik Başka/Alevilik En Eski Dindir Başta

    118. Yelkenler Fora! Tam Yol İleri.../Yelkenler Mayna!. Tam Yol Geri!

1. MUTFAKTA BÜYÜK BİR KAZAN

KAZANDA KÜÇÜK BİR SIÇAN

 

Dosta düşmana merhaba, benim düşmanım yok ya. Sözcük ola sayfa dola, kolay mı bu yaşta, bu hastalıklarla sayfa doldurma…

Olsun; bir hücremiz de sağ kalsa, teslim olmak yok kolayca…

Bu kaçıncı sıfırdan başlama. Kafada bilgi kalmıyor her sıfırdan başlamada.

Yazarım elli beş yıldır. Her yeni başlamada yazmak zordur.

Her sıfırdan başlamada gözlerimin önüne tis kazanına düşmüş sıçan gelir. Bilirim herkes; değil görmek, adından iğrenir; ama Bilge Balta, bir sıçandan yaşam savaşı öğrenir.

Bizde büyük kazanına tis kazanı denir. Tis kazanı ile düğünlerde derneklerde yemek pişirilir.

Bir gün baktım mutfakta, tis kazanında düşmüş küçük bir sıçan… Durup dinlenmeden fırlayıp çıkmaya çabalar tis kazanından.

Tırmanır, tırmanır tam kazandan atlayacakken; çıkamaz, kayar ayakları düşer kazanın dibine yeniden…

Ayakları  kaydıkça soluğu kazanın dibinde alır. Yorulur çıkıp inmekten, kazan dibinde soluk soluğa kalır…

Yaşam tatlıdır, yakalanmamalıdır. Ev sahibi ya da kedi gelmeden kaçıp kurtulmalıdır.

Yeniden, yeniden tırmanır yukarı doğru. Tam dışarı atlayacakken o et kırmızısı ayaklar tutunamaz kayar aşağı doğru…

İşte benim yaşamım da tam tis kazanına düşen sıçan gibi. Bir bakmışsın yükseltmişim trendi; bir bakmışsın, bulmuşum trendin dibini.

İnsanoğlu bu, başına olmadık işler gelir. Gelsin, her gelen yenilgiye direnmelidir.

Her olaydan ders almasını bilmeli insan; yaşam savaşında bir sıçandan aşağı kalmamalı insan.

BİLGE BALTA, 6.2.2006

x

2

BİLİNEN HAYRİ BALTA NASIL OLDU DA OLDU BİLGE BALTA

 

Sayın okuyucularım, aklınıza şöyle bir soru gelebilir, hem de gelmelidir.

“Bu bizim Tabakhaneli Palta Mamet’in oğlu Palta Heyri değil mi? Bizim bildiğimiz bu Palta Heyri, otuz yedi yaşına değin ilkokulu mezunu, bir debbağ, bir kilimci kalfası değil miydi? Nasıl oldu da Bilgeliğe terfi etti.

Bu adam 25 yaşına değin sigara, içki içer, kahvelerde kağıt oynar, futbol sahalarında top peşinde gezer değil miydi?” 

Evet öyleydi. İşte oralardan buralara geldi.

Bu Palta Heyri 25 yaşında “yeniden doğdu”, “ölmeden evvel öldü”. Bu yeniden doğuşunda, ölmeden evvel ölüşünde Dr. Emin Kılıç Kale’nin büyük rolü oldu. 

Dr. Emin Kılıç Kale ne zaman olumsuz bir iş yapsa “Ulan utanmaz herif bu işi yapmaya utanmadın mı?” diyordu. Azar işitmemek için o da kendini (nefsini…) frenliyordu.

Dr. Emin Kılıç Kale, ilk derslerinden birinde ona sordu:

“Sigara içki içer misin?”

“İçerim!..”

“Peki sen hangi dindensin?”

“Müslüman’ım efendim!

“Ara sıra salavat da getirir misin?”

“Getiririm efendim!”

“Ulan sen ne utanmaz adamsın? Sigara kokan o pis ağzınla, o mübarek zatın adını nasıl ağzına alırsın?”

“…”

“Bir daha ağzına sigara alırsan, buraya giremezsin!”

Bu sözler üzerine bir daha ağzına sigara almadı. Almadı ama adı da dinsize, komüniste çıktı, toplumdan dışlandı…

Karşısında olumsuz iş yaptığı takdirde, “Ulan sen ne utanmaz adamsın?” deyen bir adam varken nasıl kötü iş yapardı.  İşte o günden bu yana bu adam şeytanın kıçına parmak attı.

Bu olaydan sonra, dedi: "İşte benim hedefim.” İşte böyle başladı onun  bilgelik serüveni benim bildiğim…

Sonra, olur; Yahudi'nin Hahamı, Batılıların (Alman, Amerikan, İngiliz vb…) Papa’sı, papazı, Arap’ın Mehdisi… Olsun dedi “Laik Türklerin de iyi kötü bir Bilgesi.”

33 yaşında Akşam Ortaokulu, 37 yaşında Akşam Lisesi, bir yıl da ÖSS’i, 42 yaşında Ankara Hukuk Fakültesi, 48 yaşında avukatlık stajı derken 49 yaşında oldu bir Ankara Barosu avukatı.

Elbette bu sürede başına olmadık işler geldi; açlık, yoksulluk, işsizlik çekti. Mahalle mahalle ev aradı, on ev değiştirdi. Hakaretlere, iftiralara uğradı, on işyerinden kovuldu,  memleketten sürüldü. Bilge Balta bunların hepsine tevekkülle direndi. Bu arada da dört kız yetiştirdi, okutturdu, evlendirdi…

Tam deveyi düze çıkartmışken, nerdeymişsin bir miyokart kalp krizi geldi. “Sana yeni bir kalp gerek!” dendi.  Yıllarca sırtüstü yattı yalnızca tavandaki sinekleri izledi. Ama yılmadı, yaşama direndi, Doktorların sözünü dinledi, ilaçlarını aldı, kendine geldi.

Şimdi vardır siz okuyuculardan bir isteği. Olursa Bilgeliğe aykırı bir yazısı, sözü, eylemi, hemen  eleştirin kendisini. İşte yazılı yukarıda adresi…

Bu günlük de bu kadar der, çünkü kalmadı yer…

Bilge Balta, 2.2.2006

 

(G. T. 7.2.2006)

x

3

“VATAN SAĞOLSUN!” OLSUN AMA VATANDAŞIN DA KARNI DOYSUN YÜZÜ GÜLSÜN...

 

17.1.2006 gazetelerin tümü; Genel Kurmay Başkanlığı Genel Sekreterliğinin açıklamasını yayınlıyordu. Açıklamada aynen şöyle deniyordu:

"Kontrgerilla", "Gladio", "Derin Devlet" gibi kavramların, son günlerde Özel Harp Teşkilatı'yla irtibatlandırılması  gayretlerinin arttığının dikkati çektiği belirtilerek, bu gibi  suçlayıcı ve amacını aşmış yazı ve yorumların bu birime zarar verdiği bildirildi.

Açıklamada; "Kontrgerilla", "Gladio", "Derin Devlet" gibi kavramların, Özel Harp Teşkilatı'yla irtibatlandırılması”ndan yakınılıyor ve bunun Özel Harp Teşkilatına zarar verildiği belirtiliyor ama "Kontrgerilla", "Gladio", "Derin Devlet" yok denmiyor.

Yine bu açıklamadan anlıyoruz ki Özel Harp Teşkilatı   "27 Eylül 1952 tarihinde 17 Sayılı ve Milli Savunma Yüksek Kurulu (Başbakan ve ilgili bakanların imzalarıyla) kurulmuş…” Demek ki adı geçen teşkilat 53 yıldır faaliyette.

Yaşadığımız ve tanık olduğumuz birçok olay var. Bunları görmezden gelemeyiz. Olayların başlangıcı 6-7 Eylül 1955 yıllarına dayanır. Atatürk’ün Selanikte’ki evinin bombalanması üzerine bu tarihlerde İstanbul yağmalandı. Sonradan öğrendik ki; Atatürk’ün evini bombalayanlar derin devletin adamları…

Sonra 27 Mayıs 1960 müdahalesi oldu. Getirilen özgürlükler halkımıza çok görüldü. Bilinen gençlik olayları tırmandırıldı. “İt’i kurda kırdırıyoruz!” düşüncesiyle gençler birbirine düşürüldü. Ziyafetler verildi, içkiler içildi.

Siyasi cinayetler aldı başını gitti. Sağın seçkinleri de solun seçkinleri de kim vurduya gitti. Bunlardan beşi: Milliyet Gazetesi Başyazar Abdi İpekçi, Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul, Ankara Savcısı Doğan Öz, MHP’den Bakan Gün Sazak ve Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu idi. Yerim yok ki sayayım diğerlerini…

Arkasından yine tanık olduğumuz l6 Mart Beyazıt Öğrenci katliamı yaşandı. Bu konuda tanıklığına başvurulan eski içişleri bakanı Hasan Fehmi Güneş mahkemede: “Devlet sırrıdır, bildiklerimi söyleyemem.” demekle yetindi. Ben senin Devletinin sırrına kurban olayım (!)êmi…

 Çok geçmeden; Çorum, Malatya, Sivas, Kahramanmaraş katliamlarını yaşadık. Abdullah Çatlılarla, Alaaddin Çakıcılarla, Haluk Kırcılarla, Oral Çeliklerle, Ferhat Tüysüzlerle, Veli Oduncularla karşılaştık.

Bunların çoğunun yeşil pasaportlarla yurt dışına çıktıklarını ve devletçe korunduklarını gördük.

İdam cezaları yargıtayca onaylananların idamlardan  kurtarıldıklarını gördük.

Bu olaylara teşhisi doğru koyan  Ankara Savcısı Doğan Öz ve Adana Emniyet Müdürü Doğan Yurdakul ise arka arkaya  öldürüldü. Devlet kendi savcısının, emniyet müdürünün katillerini bile yakalayıp cezalandıramadı. Öyle ki Siyasal Bilgiler Fakültesinde okuyan bir paşanın oğlu olan  Hakan Yurdakuler öldürüldü. Hakan Yurdakuler’in babası olan emekli paşa; öldüren kişinin adı sanı bilindiği halde bu güne değin katili yakalatamadı.

Bütün bunlara karşın Süleyman Demirel adında bir Başbakan “Bana sağcılar suç işliyor!” dedirtemezsiniz demekten çekinmedi. Tansu Çiller adında bir Başbakanımız bu olayları yaratanları: “Devlet için kurşun atan da, kurşun yiyen de kahramandır!” diyerek vatandaşa kurşun atanları; hem akladı, hem de sahiplendi.

Devletin bize verdiği görevler yerine getirmek için bin operasyon yaptık diyenler bu güne değin aklanmadı (Ben sizin Devletinize kurban olayım(!).

Bu olaylarda baş aktör olarak görev alanların birçoğunun milletvekili olduğunu gördük. Şimdi bu kişileri emekli milletvekili olarak 3.200 YTL tutarında emekli maaşı alıyorlar. Özetlersek hizmetlerinin karşılığını görüyorlar. Oh ne güzel hem bizi kurşunlasınlar hem de vergilerimizden emekli maaşı alsınlar.

Geçtiğimiz günlerde, Hürriyet’te, Kemal Yamak Paşamız; Özel Harp Dairesi’nin Nato tarafından kurulduğunu ve giderlerinin Nato tarafından karşılandığını açıkladı .  Nato örgütü kapitalist dünya tarafından kurulan bir örgüttü ve amacı halk iktidarını önlemekti.

Panama Kanalı’nda Pentagon generallerine bağlı olarak çalışan askeri nitelikte Anti gerilla okulu yanında merkezi Washington’da bulunan “Uluslar arası Polis akademisi NATO ülkelerinde sivil haber alma örgütlerine uzman yetiştiriyorlarmış. Bu iki kuruluş da CIA’ya bağlıymış… (Bk. 1.Şubat.2006 tarihli Cumhuriyet).

Biz Hak’tan, halktan, emekten yana solcu aydınlara “kökü dışarıda” diyerek basıyorlardı kurşunu. Elbette bu arada sağcılara da basıyorlardı kurşunu ve atıyorlardı solcularının üzerine suçu. Şimdi şimdi anlaşılıyor kimin kökü dışarıda imiş, nerelere uzanıyormuş kökün ucu…

Yaptıkları bir işe yarasaydı eğer… Amaçları başka imiş meğer. Sonunda ,  ülkemizi getirip banka hortumcularına, komisyonculara, rüşvetçilere, mafya babalarına teslim ettiler.  Kamu İktisadî Kuruluşlarını özelleştirdiler...

Bu gün büyük kentlerimizin sokaklarında binlerce sokak çocukları yaşamakta.  Bali ile tinerle kafayı bulmakta; kafayı bulunca da kapkaççılık yapmakta. İstediğini vermeyeni bıçaklayıp öldürmekte…

Bu gün iki milyar geliri olmayan açlık sınırında, 700 milyar geliri olmayan yoksulluk sınırında. Bu demek oluyor ki halkımızın % 40’ı yoksulluk sınırında, % 20’si açlık sınırında. Övünsünler övünsünler bizleri kurşunlayanlar, bu ayıp da kendilerine yeter. Memleketin bu acınacak durumunu gözler önüne sermeyen gazeteciler "vatanseveriz(!) diye övünsünler.

10 milyona yakın işsiz  erkek kahvelerde kağıt oynamakta. 27 bin genç kadınımız ise, fahişelik belgesi almak için İstanbul, Ankara, Adana gibi illerimizde sıra beklemekte (Bkz. 17.1.2006 tarihli Öncü).

Rüşvete yanaşmayan memurların büyük çoğunluğu çalışma saati dışında özel iş yaparak para kazanmakta. Emekliler emekli maaşı ile geçinemediğinden sızlanmakta. Memleketin ekonomik kuruluşları özelleştirme adı altında eşe dosta peşkeş çekilmekte…

Bizim onlarla ilgimiz yok deyen “Özel Harp Teşkilatı” komutanları; 53 yıllıdır faaliyette bulunan  "Kontrgerilla", "Gladio", "Derin Devlet” gibilerin eylemlerini önleyememişse varlığı neye yarar?

Adı; ister "Kontrgerilla", ister  "Gladio", İster "Derin Devlet"; ne olursa olsun, bunlar yarattıkları sonuçla istedikleri kadar övünebilirler.

“Vatan sağ olsun!” olsun ama bu vatanda yaşayan halkın da karnı doysun, yüzü gülsün.

Büyük çoğunluk; açlık, yoksulluk sınırında  yaşamasın… Gençlerimiz işiz kalmasın; genç kadınlarımız-kızlarımız ise geçinebilmek için fahişelik vesikası almak için Emniyet Müdürlüğü kapısında kuyruğa girmesin.

Millet; katillerle, suikastçılarla, anti sosyal kişiliği olanlarla gurur duyacağına, karnı doyan, yüzü gülen memur, işçi, esnaf vatandaşları ile gurur duysun!..  Halkımıza huzuru, mutluluğu, refahı çok görenler yaptıkları ile övünsün (!)

Vatan, karnı doymuş, yüzü gülmüş vatandaşların sırtında yaşar. Vatandaşları açlık sınırında, yoksulluk sınırında yaşayan vatan neye yarar?

Bilge Balta, 4.1.2006 (G. T. 9.2.2006)

x

4

 ESKİDEN KAR YAĞDIĞINDA BÖYLE OLURDU

ŞİMDİ, ILIMLI İSLAM OLDU DA BÖYLE OLDU

 

Eskiden pazarcılar hava bozunca, kar yağmaya başlayınca, tezgahtaki mallarını bir an önce satıp kaçmak için fiyatları düşürerek: “Kar yağdı da böyle oldu!” bağırmaya başlarlardı

Şimdi ben de memleketimizde yaşanan yolsuzlukları, usulsüzlükleri yüzsüzlükleri görünce: “İslam ılımlı oldu da böyle oldu!” bağırmaya başladım

Bilindiği gibi Gerçek İslam’da şöyle bir ilke vardı: “Komşusu açken tok yatan bizden değil!” diye haykırırlardı. Böylece İslam’da bulunan yardım (İnfak, ihtiyacından fazlasını dağıtmak…) kurumunu hatırlatırlardı.

Gerçek İslam’da şöyle bir uygulama var ki çok önemli idi. Bu sözler halk arasında söylenirdi. “Yalancı Allah’ın en büyük düşmanı…” Şimdi doğruyu söylemek aptalın harcı.

Gerçek İslam’da hepsinin saçı sakalı, bıyığı vardı. Şimdi saç, sakal, bıyık da nadasa kaldı.

Gerçek İslam’da yöneticiler  özel işlerini görürken kendisine ait mumu yakarmış; kamu işleri yapmaya başlayınca da kendi mumunu söndürür hazinenin mumunu yakarmış. Böylece tüyü bitmedik yetim hakkını korurlarmış.

Gerçek İslam’da hiç kimse de hazinenin bir kuruşunu tırtıklamaya cesaret edemezmiş. Yalan söylemezmiş, haram yemezmiş… Komşusu açken kendisi tok yatmazmış, elindekini avucundakini yakınları ile paylaşırmış, servetinin hesabını da istenildiği zaman kuruşu kuruşuna verirmiş.

Ama İslam ılımlı olunca işin şekli değişti. Kimi Başbakan servetini anasının yastığı altında bulunan çıkınla açıkladı. Kimi başbakanımız ise servetini, çocuklarının düğününde takılan takılardan olduğunu anlattı. Hele bir başbakanımız daha var ki kendi beyanı ile l50 kilo altını vardı; yüz elli kilo altını varken hazinenin partisine verdiği parayı iade etmeyerek partili arkadaşlarıyla paylaştı.

Yalan konusuna gelince o da başka bir fenomen.   Bizim ılımlı İslamcılar iktidara gelirken: “İlk işimiz dokunulmazlıkları kaldırmak olacak!” diyordu. İktidara gelince unutuldu. Kendilerine hatırlatılınca da “Herkesin dokunulmazlığı kalkmadan bizimki niçin kalkmalı?” diyordu.

Bu örnekler yeter Gerçek İslam’dan nasıl saptıklarını göstermeye. Bu gün dokunulmazlık arkasına sığınan 78’e yakın milletvekili var Mecliste.  Bir örnek vermek gerekirse: Vergi kaçakçılığı ve yolsuzluğundan, evrakta sahtekarlıktan, kendisi için af yasası çıkarandan, nitelikli zimmetten, rüşvetten zanlı milletvekilleri var bu gün Büyük Mecliste.

Hele şöyle bir uygulama ile karşılaştık ki Gines rekorlar kitabına adaydı. İktidar partisinin (AKP)’nin iki bakanının birbirine zıt uygulaması dudakları uçuklattı.

 “Güldal Akşit’in bakanlığı döneminde Kadın Statüsü Genel Müdürlü’nde daire başkanlığına getirilen Nurettin Özköse yeni bakan Nimet Çubukçu tarafından görevden alınarak memurluğa verildi. Yine aynı genel müdürlükte daire başkanlığına getirilen Nurcan Çetin’e de ‘bundan sonra sen de santral memurusun’ denildi (Günaydın. Saygı Öztürk. 2.2.2006)

Gerçek İslam zamanında böyle uygulamalarla karşılaşan halk sokaklara dökülürdü. Yolsuzluk, usulsüzlük yapanları hesap vermeye çağırırdı. Ilımlı İslam uygulamasında ise bu tür yolsuzluklara, usulsüzlüklere alışıldı.

Şimdi devir değişti gemisini yürüten kaptandır. Fırsat varken kesesini doldurmayan aptaldır

Eskiden bu tür uygulamalar karşısında: “İki kıçın yok ki birini yırtasın!” diye yakınırdı halk. Ilımlı İslam sayesinde sesini çıkaran bile yok elhak…

Pişkin pişkin gülüyorlar, “Dediğim dedik, çaldığım düdük!”  diyorlar… Bunun adına da Ilımlı İslam diyorlar…

Bilge Balta, 4.2.2006

(G. T. 10.2.2006)

x

5 

DOKTOR ve ODUNCU

 

O tarihte gazeteler; “Karabük'te odunun tonu 67.250.- tl.den satılıyor…" diye yazıyordu.

Doktorluğa yeni başlamıştı. Çankaya'da, Kızılay'da muayenehane açacak parası olmadığı için de işyerini Gecekondu bölgesinde açmıştı. İki yıldan beri de çalışı­yordu, tanınıyordu, geçiniyordu.

Kış yaklaşıyordu. Kömürü daha önce almıştı. Aklına odun takılıyordu. “Kar-kış, yağmur bastırmadan odunu içeri atsam!” diye düşünüyordu. Eşi ise kendisine takılıyor­du, "Koskoca doktorsun, kaloriferli ev yerine sobalı evde oturuyorsun!..."

Doktorun aklına devamlı müşterilerinden Oduncu Reşo geldi. Oduncunun adı Reşit olmasına karşın herkes kendisine Reşo derdi. Reşo denmesi de kendisinin hoşuna giderdi.

Oduncu Reşo'nun; kendisini, eşini, yeni doğmuş bebeğini muayene et­mişti, hastalıklarını gidermişti.

Reşo kendisini her gördüğünde eline sarılarak öpmeye kalkardı, duanın birini bırakır birini yapardı. Bunlardan cesaret alan doktor, Oduncu Reşo'nun kendisine kolaylık göstereceğini sandı.

Odunca Reşo; Doktorun geldiğini görünce gözleri ışıldadı. Hemen ayağa kalktı. Derme çatma yazıhane­sinin önüne çıktı, iki büklüm olarak doktora bir temannah çaktı.

Yanında çalışan kamyoncular, odun kırıcılar, taşıyıcılar da kendi­sini taklit ettiler. Onlar da selama durdular. Doktor bun­dan gönendi. Oduncuya "Odun alacağını…” söyledi.

Oduncu Reşo: "Odun işi kolay. dedi.. Hele bir otur. Bir çayımı iç. Senin bu kadar iyiliğini gördüm. Sayende hayat buldum. İstediğin odun olsun. Bende odunun en iyisini bulursun.”

Doktor çayını yudumlarken “bir ton odunun kendisine kaça mal olacağını” sordu. Oduncu Reşo: "Senden para almasak da olur doktor beyim. Sen varken parayı neyleyeyim.”

Biraz düşündü: "Sen ki bizim aile doktoru­sun! Ardiyemdeki bütün odunlar sana helal olsun!"

Doktor ne diyeceğini şaşırmıştı. Oduncu Reşo'nun gösterdiği yakınlıktan hoşnut kalmıştı. İlk sözü: "Sen borcumuzu söyle Reşo. Bir ton odunu içeri kaça atarız?" oldu.

Oduncu Reşo, başladı art arda konuşmaya: "Sana tam tartarım bir. İyisinden ve­ririm iki. Kurusundan veririm uç... Küçük küçük kırdırı­rım dört, evinin önüne boşalttırırım beş. İçeri taşıttırı­rım altı, odunları da dizdiririm yedi.”

Doktor, Oduncu Reşo’nun sözünü kesti, aşırı ilgiden işkillendi.  "Sen borcumuzu söyle hele!" dedi.

Reşo saymaya başladı: "Senden bir ton odun için 110.000 lira alırım. 10 bine kırdırırım, 10 bine kamyonetle evin önü­ne yığdırırım, 10 bine içeri taşıtır dizdiririm!"

Doktor neye uğradığını şaşırmıştı. Yıllardır tedavisini yaptığı hastası Oduncu Reşo'nun kendisini kazıklamaya çalıştığını anlamıştı. Hiç sesini çıkarmadı. "Odun almaktan vazgeçiyorum." dedi ayağa kalktı.

Oduncu. Reşo doktorun arkasından bakıp söyleniyordu: “Sen beni, muayene edip, iki tıktık yapıp, bir reçe­te çiziktirip 20 bin lira isterken biz bir şey demeyiz, tık diye öderiz. Hanımı mua­yene edersin, yirmi bin liramı alırsın, bebeği muayene edersin, yirmi bin liramı alırsın; ama biz odun almaya gelince, istediğimiz parayı vermez kızırganırsın… Biz sana seslendik mi? Doktor bey bu para çok dedik mi…”

Ama yine de doktoru kaçırmak istemedi. Arkasından yetişti. Kolundan yapıştı, "Gel, dedi, sana yir­mi binini lira ikram edeyim. Hepsi için 120 bin lira ver, yeter deyim!" deyince; doktorun, Oduncu  Reşo'ya olan güveni gitmişti iyiden iyiye…

Doktor dönerek geriye. "Parasız da versen almam artık!" dedi. Hızlı adım­larla uzaklaştı gitti.

Aynı semtte hiç tanımadığı bir başka oduncuya: "Bir ton odunun kendisine kaça mal olacağını…” sordu. Hiç tanımadığı oduncu: "Abi, başında dur tartıyı kontrol et. İstediğin şekilde kırdır. Bir ton için 97 Bin lira. Evine taşıması için 5 bin lira. Evinin önünde kırdırması için 5 bin lira. İçeri taşıtıp dizdirmesi için de 5 bin lira olmak üzere toplam 112 bin liraya mal olur sana…."

Doktor, oduncudan odunu alırken, tarttırırken, kırdırırken, içeri taşıttırırken; “Oduncu Reşo, niçin bana böyle yaptı?” diye düşünüyordu. İşin içinden bir türlü çıkamıyordu. “Ben bu Oduncu Reşo’ya ne yaptım!”” diyordu…

(18 yıl önce yazılmış bir yazı… 21 Eylül 1988)

Bilge Balta. 13.2.2006. Pazartesi

x

6

“ULAN TERBİYESİZ, ANANI AL GİT!”

KALMIŞ DEMEDİĞİ BİR İT OĞLU İT!

 

Başından beri ben Başbakan’ı savunurum. “Cumhuriyet tarihinde ilk olarak halktan gelmiş bir başkan!” derim. Öyle ki çok da ileri giderim. “Demirel’e, Ecevit’e, Çiller’e, Mesut Yılmaz’a Erbakan’a bin basar!” derim. Bu sözlerim nedeniyle de çevremdekilerin tepkisini çekerim.

Çevremdekiler Başbakan’ımın yanlışlarını söylerler; ben de doğrularını sıralarım. “Yaptıklarından yalnız şu yeter, derim; bizi fiş kuyruğundan, doktor kuyruğundan, vezne kuyruğundan, eczane kuyruğundan kurtardı ya…. Bu bile yeter..” derim. AB’ye girme çabasını överim. Derin Devlet’e diklenmesini severim…

Çevremdekiler savlarını yineler; “Laikliğe aykırı söz ve davranışlarına, imam hatip dayatmasına, türban konusunda yarattığı krize, ard arda özelleştirmeler yapmasına, mal beyanını eksik göstermesine, YÖK’le, Cumhurbaşkanımız Sezer’le, Basınla çekişmesine ne deyeceksin!” diye beni terslerler.

Ayrıca beni şöyle de sıkıştırırlar. “Bir Başbakan  sokaktaki bir yurttaş gibi, öfkelendiği birine “Al bu üç noktayı münasip bir yerine koy, der mi?” derler. Anlayacağınız Başbakan beni her zaman mahcup eder.

Bu gün ise aşağıdaki fotoğraflı haberi önüme koydular. “Hadi şimdi söyle bakalım ne söyleyeceksen!" dediler. Bu son hamlede benim iflahımı kestiler. Yani anlayacağınız beni yendiler. 

 

PAZAR SOHBETİ

Erdoğan, Mer­sin'de "Anamızı ağlattınız be. Ask olsun size ask olsun... öldük bittik Sayın Başbakanım. Hangi yüzle geldin buraya?" diye bağırarak protesto eden Kemal Önel adlı çiftçiyi yanına çağırıp fena halde azarladı, iste o diyalog:

Başbakan: Böyle bağırılmaz ki, terbiyesizlik yapma.

Kemal öncel: Terbiyesizlik yapmıyorum. Lütfen hakaret etmeyin.

Başbakan: Artistlik yapma.

K.Ö.: Artistlik yapmıyorum, ben sanatçı değilim.

Başbakan: İyi bir sanatçısın.

K.Ö. : Tarım Bakanı'nızın Anayasa'yı ihlal ettiğini biliyor musunuz?

Başbakan: Lan terbiyesizlik yapma.

 K.Ö.: Lan mı?

Başbakan: Evet

K.Ö.: Lan mı? Canın sağ olsun.

Başbakan: Şu an çiftçiye ne verildiğinin farkında mısın?

K.Ö. : Ne zaman?

Başbakan: Şimdi.

K.Ö.: Benim mahsulüm öldükten sonra mı? İki yıldır anamız ağlıyor.

Başbakan: Hadi ananı al git buradan.

(Önel korumalar uzaklaştırırken "Lan diye hitap etme. Ayıp be" diye söylendi.)

VATAN, 12.2.2006

Şimdi ben gerçekten sevdiğim, değer verdiğim, halktan biri hiç olmazsa dediğim Başbakanımızı savunamaz duruma geldim. Çünkü sokaktaki sıradan bir vatandaş bile, Başbakanımdan daha çok sahip diline.

Ya Başbakanım ne diyor: “Ulan terbiyesiz, ananı al git!” diyor. demediği "Bir it oğlu it!" kalıyor.

Bir Başbakan’ın sokaktaki bir insan gibi argo, küfür diliyle konuşması iyiye alamet değil. Bu tür konuşmalar ruhsal bozukluğun belirtisidir..

Aman dikkat Başbakanım, argolu, küfürlü konuşma. Beni şu seni sevmeyenler karşısında zor durumda bırakma…

Bilge Balta, 13.2.2006, Salı

X

7

KİM “DEVLET SIRRI!” DERSE, KALIR SUÇU KESESİNE

MAHKEME BİLE GİDEMEZ BELİRTİLEN ADRESE

 

Yazımızı uzatmadan kısa keseceğim. Konuyu 3 bölümde inceleyeceğim.

İşte birinci bölüm. Okuyalım, düşünelim: “Eski İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, Orgeneral Kemal Yamak Özel Harp Dairesi’nde olduğunu iddia ettiği CHP’lilerin isimlerini söylemezse kendisini iftiracı olarak ilan edeceğini belirtti. Birçok karanlık olayın üstünün örtüldüğünü söyleyen Hasan Fehmi Güneş, ‘Burada bir devlet kusuru olduğu bir gerçek. Artık bununla bir yüzleşmemiz, halkımızdan, toplumdan özür dilememiz gerekiyor.’ dedi (Cumhuriyet, 7 Şubat 2006).

Kim söylüyor bu sözleri  Eski İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş.  “Birçok karanlık olayın üstünün örtüldüğünü” söyleyen Hasan Fehmi Güneş “Burada bir devlet kusuru olduğu bir gerçek. Artık bununla bir yüzleşmemiz, halkımızdan, toplumdan özür dilememiz gerekiyor.”diyor…

Şimdi giriyoruz İkinci bölüme: Bir zaman şöyle yazmıştı gazete. 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi’nde sol görüşlü 100 kadar öğrencinin üzerine bomba atıldı. 7 öğrenci öldü. 47 öğrenci yaralandı. Olay anında kısa boylu bir genç, gençlerin üzerine bombayı atmış, 4 kişi de panik halinde kaçan öğrencilere ateş etmişti. Polis, gençlere ateş ettikten sonra kaçan bu saldırganların peşine düştü. O anda bir komiser muavini “Geri dönün” emrini verdi. Bu emir üzerine saldırganlar kaçıp kurtuldu. Saldırganlara “Geri dönün” emrini veren komiser muavini kim mi? Reşat Altay. Bu komiser muavini terfi etti. 18 yıl sonra müdür olarak, Terörle Mücadele Şubesinin başına geçti.

Öldürülen 7 öğrenci ile ilgili davada mahkeme başkanı zamanın İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş’in bilgisine başvurma kararı aldı. Hasan Fehmi Güneş’e “Gel, bu konuda bildiklerini söyle!” dedi. Hasan Fehmi Güneş mahkemeye geldi. Ne dese beğenirsiniz: “Bu konu devlet sırrıdır. Bildiklerimi söyleyemem!” 

Bu sözleri iki  yıl kadar önceki duruşmada söyledi. Eğer gazeteler yalan yazmadı ise söyledikleri mahkeme tutanaklarında görülebilir. Şimdi Bilge Balta, böyle diyen bir kişiyi milletvekili gösteren bir partiye nasıl oy verebilir?

İşte bizim Hasan Fehmi Güneş’imiz, söylediklerini unutmuş olacak ki anılarını yazan Orgeneral Kemal Yamak’a efeleniyor: “Birçok karanlık olayın üstünün örtüldüğü, burada bir devlet kusuru olduğu bir gerçek. Artık bununla bir yüzleşmemiz, halkımızdan, toplumdan özür dilememiz gerekiyor.” diyor.

Evet Hasan Fehmi Güneş, önce sözünü ettiğin şu toplumla gel, sen yüzleş. Halkımızdan, toplumumuzdan özür dile, parayla değil ya özür dilemek, beleş…

Şimdi geliyoruz üçüncü bölüme: Peki şimdi bu Orgeneral Kemal Yamak Hasan Fehmi Güneş’e, aynen kendisinin mahkemede söylediği gibi: “Bildiklerim devlet sırrıdır. Özel Harp Dairesindeki CHP’lilerin adı nasıl verilir?” derse ne denebilir…

Ya İşte böyle Hasan Fehmi Güneş bey. Senin “Devlet sırrın” var da Orgeneral Kemal Yamak’ın “Devlet sırrı” olmaz mı?

İşin içine devlet sırrı girdi mi, bir çok gerçek yitti gitti. Tetikçiler hesap verdi, içeri girdi, yattı çıktı. Tetikçileri görevlendirenler ise Meclis Araştırma Komisyonuna  gelip ifade bile vermedi.

Devlet insanın can ve mal güvenliğini sağlamak için vardır. Hangi devlet sırrı, insanın yaşama hakkı karşısında bile böylesine tabulaştırılır.

Gel benim Hasan Fehmi Güneş’im; hem de halkın partisinin milletvekili,  CHP’li milletvekilim. Gel sen şu güzelim halktan özür dile de seninle ödeşelim.

Bu nasıl devlet ki KİM “DEVLET SIRRI!” DERSE, KALIR SUÇU KESESİNE. MAHKEME BİLE GİDEMEZ BELİRTİLEN ADRESE…”

İşte salt bu nedenle girmek istiyor halkımız Avrupa Birliği’ne. Sığınmak istiyor hukukun güvencesine…

Kara kara kazanlar, cennet yüzü görmesin, gerçeği karartanlar. 

Bilge Balta, 15.2.2006

x

8

BİR ANI VE BİR YAZI

SİZE BU TÜR YAZILAR DA SUNACAĞIM BAZI BAZI

 

Sevgili okuyucularım, 1969 yılında Yapı İşleri 9. Bölge Müdürlüğünde Personel Şefi olarak çalışırken yeğin (Gaziantep’te yêen derler…) vatanseverler; “Moskova casusu” diye gazetelerinde yayın yaparak beni işimden ettiler.

İşten atılınca Hükümet Konağı önünde dilekçecilik yapmaya başlamıştım.

CHP İl Başkanlığı, haksızlığa uğradığıma dayanamamış olacak ki “Gel şu seçimler bitene kadar bizde sekreter olarak çalış, eğer seçimi kazanırsak seni eski işine iade ederiz” dediler.

Böylece Abdurrahman Öngel’le birlikte, CHP İl Başkanlığında, o da ben de katiplik sekreterlik adı altında, ayak işlerine bakıyorduk. Her gün il binasını silip süpürek temizliyorduk. Çay söylüyorduk, istedikleri kişileri çağırıp geliyorduk.

O zamanlar Av. Selahattin Çolakoğlunun büyüğü, senatör olan abisi,  Kilis’te iki sayfalık bir gazete çıkarıyordu. Adı da Kent gazetesi idi. Bana öneride bulundu. “Elin kalem tutuyor. Ancak yazıların kısa olsun! Çünkü gazetemiz küçük boy ve iki sayfalık…” dedi. İşte ben de bu istek üzerine Kilis Kent gazetesinde 1969 seçimleri öncesi yazdım...

Ne var ki her zaman olduğu gibi CHP seçimleri kaybetti. Onlar gibi ben de hava aldım.

Biz yazma hastası olanlar bizler, yazmadığımız günü yaşanmamış sayarız. Çünkü “Yazmak yaşamaktır” bizim için; yazmak için üste para vermeye bile hazırız. Yazı yazdığımız için her türlü aşağılanmaya katlanırız. Ama uslanmayız, yazar da yazarız.

Dr. Emin Kılıç Kale ve öğrencileri tarafından kovulmamın bir tek nedeni var. “Yazma!” dediler, yazdım; onlar da beni kovdular. Varsa başka bir suçum işte gazete, söylesinler… İşte böyle medeni cesaretten yoksun kişiler; benim yüzümden, başlarına bir şey geleceğinden çekindiler.

Aşağıdaki yazım o günlerin havasını yansıtan bir yazıdır.  Biliyorum kimini kızdırır, kimini sevindirir.

DÜNYAYA İADE

 

Fukaranın birisi yeni ölmüştü. Öbür dünyada, girişte, cennetlik mi cehennemlik mi olduğunu anlamak için ifadesini alıyorlardı. Sorgu meleği:

-          Nerelisin?

-          Gaziantepli.

-          Gaziantep'te bir Şe­hir Kulübü var. Hiç  git­tin 'mi?

-          Birine bakmak için gitmiştim.

-          Hayır orada oturup kebap yedin mi, rakı içtin mi, hoşça vakit geçirdin mi?

-      Hayır o bizim kârımız değil. O varlıkların yapacağı iştir. Memle­ket sahibi varlıklılarımızın…

-          Peki, sizin Gazian­tep'te bir tane AS Kulüp var. Bu Kulüp'te ne yapılır gördün mü?

-      Yok.   Nerede olduğunu bile bilmem. '

-      Harem Bar'da   güzel kızlar, güzel   okuyucular, kıvrak dansözler varmış.   Orada   felekten bir gün çaldın mı? Yani    Harem Bar'da eğlendin mi?

-      Hayır,   oraya çok çalışan(!) hortumcular, vurguncular, soyguncular gider. Ben kapıda mısır darısı pişirir satarım… İçeri girmek  kısmet olmadı…

-     Tahsilin ne  senin?

-          İlkokul.

-          Niçin   daha    fazla okumadın.   

-          Ailemi geçindirmek için çalışmak zorunda kaldım, okulu bıraktım.   

Sorgu melekleri birbirine bakıştılar ve:

-    Sen gerektiği şekilde yaşayamamışsın. Yaşamadığın için seni öldü  saymıyoruz. “Hadi bakalım geldiğin  yere” dediler... ve   fukarayı dünyaya iade ettiler...

16 Temmuz 1969, Kilis Kent gazetesi

Av. Bilge Balta. 16.2.2006. Perşembe

x

9

“KATRAN KAYNAMAKLA OLUR MU ŞEKER

CİNSİ BOZUK OLAN CİNSİNE ÇEKER…”

 

Gaziantep’te bir söz vardır halk arasında sık sık söylenir. “Katran kaynama ile olur mu şeker/Cinsi bozuk olan cinsine çeker…” denir…

Aşağıdaki güzel şiiri Sirius topluluğundan Sibel Can adlı bir bayan göndermiş. Okudum, yineleyerek okudum, duygulandım, sevdim, beğendim, çok şey öğrendim. Okuduğunuz takdirde sizlerin de beğeneceğine inandım, bu nedenle köşeme aldım.

Görüldüğü gibi şiir “Her işin başı sensin; sen güzel, iyi, sevecen olduğun takdirde mutlu olursun!” demek istiyor.

Benim de içimden “Acaba öyle mi?” demek geliyor… Çünkü kendi yaşamımda kendime ve topluma nasıl direndiğim gözlerimin önüne geliyor

Şiirde ele alınan toplumdan soyutlanmış bir insan. Ama unutmayalım ki içinde bulunduğu toplum koşullarına göre oluşur insan.

Eğer bir insanın iş durumu, para durumu, sosyal durumu kötü olursa nasıl umutlanacak, nasıl mutlu olacak o insan.

Her şeyde başarılı olabilmemiz için öncelikle ekonomik sorunlardan kurtulmuş olmak gerek. Bir insanın mutluluğunu, geleceğe güvenini, kendisini geliştirip yetiştirmesini ekonomik durumu, içinde bulunduğu toplumsal koşullar belirler.  Bu koşullar göz önüne alınmadan bütün peygamberler, filozoflar, veliler, şairler; insana, neden “Her şeyin başı sensin!” derler.

Örneğin din literatüründe insana “Nefsine hakim olması öğütlenir!” Ama insanın kendi nefsine hakim olması için bile içinde bulunduğu koşulların iyi olması gerekir.  Aç insan, evsiz insan, işsiz insan, eğer yaşam güdüsü ağır basıyorsa, nasıl olur da kendini mutlu hissedebilir. İnsanın yaşam koşullarını düzeltmeden ondan olgunlaşmayı beklemek, mutlu olmasını istemek, bence biraz olmayacak duaya amin demek gibidir… İşin kolayına kaçmak gibidir.

Asıl önemlisi insanın yaratılışı kendini yenilemeye elverişli olmalıdır. Bir adamın genlerinde kötülük varsa nasıl iyi olabilir?

Her ne kadar den literatüründe “Allah, ölüden diri; diri’den ölü doğurmaya kadirdir!” denirse de bu da milyonda bir görülür… 

Özetlersek kimseyi başarısız, mutsuz olduğu için ayıplamaya hakkımız yoktur. Onu başarısızlığa, mutsuzluğa iten nedenler çoktur…

Çünkü doğası elverişli değildir. İçinde bulunduğu koşullar yetersizdir. Halkımız da bu gerçeği “Katran kaynama ile olur mu şeker. Cinsi bozuk olan cinsine çeker…” diyerek dile getirmiştir.

+

( CAN BABA'DAN SEVGILERLE)

HERŞEY SENDE GİZLİ 

Yerin seni çektiği kadar ağırsın/Kanatların çırpındığı kadar hafif../Kalbinin attığı kadar canlısın/Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç... /Sevdiklerin kadar iyisin/Nefret ettiklerin kadar kötü.. /Ne renk olursa olsun kaşın gözün/Karşındakinin gördüğüdür rengin.. /Yaşadıklarını kar sayma: /Yaşadığın kadar yakınsın sonuna…

Ne kadar yaşarsan yaşa, /Sevdiğin kadardır ömrün../Gülebildiğin kadar mutlusun /Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin /Sakın bitti sanma her şeyi..

Sevdiğin kadar sevileceksin. /Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği/değer Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın/Bir gün yalan söyleyeceksen eğer /Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.

Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret /Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın /Unutma yağmurun yağdığı kadar ıslaksın /Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın /Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü. /Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin…

İşte budur hayat!/İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın/Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün /Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun /Çiçek sulandığı kadar güzeldir /Kuşlar ötebildiği kadar sevimli /Bebek ağladığı kadar bebektir /Ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,/Sevdiğin kadar sevilirsin...

CAN YUCEL'den

Av. Bilge Balta, 16.2.2006. Cuma…

x

10

HİÇ YAKIŞMAZ YAŞAR HOCA BUNLAR SANA

“… MI CEMAAT, İMAM … SA?”

 

İşte size bir bilmece, buldurmaca. Bakalım kim dolduracak boşlukları kolayca.

Koskoca Başbakan, muhalefet lideri Deniz Baykal’a, “Üç noktayı münasip yerine koysun!” derken, ayıp olmuyor da; “Eksik sözcükleri noktaların  münasip yerine koyun!” dersem mi ayıp olacak bana…

Küçüklüğümde şu sözleri çok duyardım Müslüman büyüklerimden.: “İşçinin emeği; alnının teri kurumadan verilmeli hemen…”

Bir de “Kul hakkı Allah’ın hakkından önemli…” denirdi. Allah’ın hakkından önce insan hakkının yerine getirilmesi önerilirdi. Müslümanlık böyle bilinirdi, bu nedenle sevilirdi.

Neyse gelelim asıl konuya, yakıştıramadığım şudur Yaşar Hoca’ya…

Yaşar Hoca ki; hem hukukçu, hem ilahiyatçı, hem milletvekili, hem de Halkın Yükselişi Partisi’nin genel başkanı. Aşağıdaki gerçeklerin bilinmesinde vardır kamu yararı…

Biliyorsunuz bizim Hoca; Müslümanlık söz konusu olunca kimseyi beğenmez. Sanırsın ki kendisinden başka kimse Müslümanlığı bilmez….

Şimdi şu yaptığına bakalım. Bu yaptığını Müslümanlığa nasıl yakıştıralım.

Hocamız işçisine “Ben kul hakkı yemem, sigortanı yaptıracağım” diyor. Kendisini İslam alimi bilen zavallı yoksul işçisini 12 yıl oyalıyor. İşçisinin primini SSK’ya yatırmıyor.

 

YAŞAR NURİ ÖZTÜRK'E KAÇAK İŞÇİ CEZASI

“HYP liderinin çiftliğinde sigortasız çalıştırılıyorum” diyen işçisinin şikâyeti üzerine Öztürk'e para cezası kesildi

Halkın Yükselişi Partisi (HYP) lideri Yaşar Nuri Öztürk, Sapanca'daki çiftliğinde kaçak işçi çalıştırmaktan 22 bin YTL para cezasına çarptı­rıldı. Kırkpınar beldesi Rüstempaşa Mahalle-si'ndeki 8 dönümlük çiftlikte 6 yıldır sigortası yaptırılmadan çalıştırıldığını belirten 2 çocuk ba­bası Zeki Hikmet, 4 ay önce SSK'ya başvurdu.

Şikâyet üzerine SSK Si­gorta Teftiş Kurulu İstanbul  1 No'lu Grup Başkanlı-ğı'ndan gelen iki müfettiş, 7  Aralık 2005'te düzenledikleri tutanakla Hikmet'in sigortasız çalıştığını rapor et­ti. SSK da tutanak üzerine Öztürk'e ilk etapta geriye dönük olarak 12 aylık idari  para cezası kesecek. Ceza 100 bin YTL'ye çıkabilir

SSK yetkilileri, bu cezanın her ay için asgari  ücretin üç katı olacağını, 2005 yılında asgari ücret 481 milyon lira olduğu için ilk etapta kesilecek cezanın vergilerle birlikte 22 bin YTL olacağını belirtti. Yetkililer, Hikmet'in çalıştığı süreyi  kanıtlaması halinde geçmişe dönük hesaplamalarla Öztürk'ün 100 bin YTL’lik bir cezayla karşı  karşıya kalabileceğini ifade etti. Öfkelenen Öztürk'ün, elektriğini ve suyunu kestirdiği çiftlikten çıkmasını istediği Hikmet, "Yaşar Nuri Hoca,  “Ben kul hakkı yemem, sigortanı yaptıracağım' diyerek beni yıllarca oyaladı" dedi. ■ DHA (Milliyet, 11.2.2006)

+

Görüldüğü gibi İşçinin yakınması üzerine Hocamız Öfkeleniyor; işçisinin elektriğini, suyunu kesiyor. “Çiftliğimden çık!” diyor…  Sorarım size, bu davranışın neresi Müslümanlığa denk geliyor

İlmin eylemine yansımıyorsa, ilmin boşa; imanın ameline yansımıyorsa, imanın boşa… Ağzınla kuş tutsan gitmez hoşa.  Bir adam ne olursa olsun, ne derse desin,  İslam’a yakışmayan bir iş yaparsa, hemen sırt dönülmeli ona.

Ben “işçinin yasal haklarına saygılı Müslüman’ı severim. İslam-î ahlaka aykırı davranana da  “Ey Hoca, … MI CEMAAT, İMAM … SA?” derim.

Av. Bilge Balta, 18.2.2006. Cumartesi için…

X

11

“KADININ SAÇI UZUN AKLI KISA MIDIR?”

BU SAYGISIZLIK KADINA NASIL YAPILIR?

 

Aşağıdaki düşündürücü yazıyı Ebru Özmen adlı bir bayan göndermiş. Kendisi mi yazmış, bir başkasından mı almış bilmiyorum. Ama kendisi yazmışsa güzel yazmış, bir başkasından almışsa, güzel almış.

Özellikle bizim toplumda Atatürk gelinceye değin “Kadınlar aklen ve dinen eksik” sayılmıştır. Çocukluğumda çok duyardım. Kadınlar için “Saçı uzun aklı kısa” dendiğinde şaşardım. Kendi kendime “Ya saçını uzatmazsa ne deyecekler?” derdim.

Akıl gözüm açılınca; gördüm ki, kadınlar haksız yere aşağılanır. Eğer kadına toplumda yaşam hakkı tanınırsa erkekler kadar ve öyle ki çoğu erkeklerden daha başarılı olur.  Kanıtı mı, gayet kolay her yıl yapılan ÖSS sonuçlarına bakın; görürsünüz ki bayanlar erkeklerden daha iyi puan alır.

Bizleri doğuran, besleyen, büyüten, ilk eğitimi veren kadındır. Kadın eğitildiği zaman, topluma katıldığı zaman sağlıklı düşünebilen gürbüz çocuklar yetiştirir… Kadını kapatan, toplumdan dışlayan toplumlar. örnekleri görüldüğü gibi, cahil kalır…

Kadınların aşağılanmasının bir nedeni de erkeklerin güzel bir kadın veya kız  gördükleri zaman yılan görmüş sıçan gibi mayışıp kalmalarıdır. Bu tür erkekler şehvetlerinin tutsağı oluyor, şehvetlerinin tutsağı olmamak için de kadınları kapatıyor.

Neyse şimdi, açtırmayın kutuyu, söyletmeyin kötüyü. Daha çok yazarsak kaçıracağız ölçüyü…

İyisi mi gelin Ebru Özmen hanımın gönderdiği düşündürücü yazıyı okuyalım. Aşağıdaki satırları kesip bir yere saklayalım. Zaman zaman çıkarıp bakalım, düşünüp anlamaya çalışalım…

EBRU ÖZMEN, 15.2.2006

Öğrendim ki.../Kimseyi sizi sevmeye zorlayamazsınız./Kendinizi sevilecek insan/yapabilirsiniz,/Gerisini karsı tarafa kalmış.

Öğrendim ki.../Güveni geliştirmek yıllar alıyor,/yıkmak bir dakika.

Öğrendim ki.../Hayatında nelere sahip olduğun değil/ Kiminle olduğun önemli.

Öğrendim ki.../Sevimlilik yaparak 15 dakikada kazanmak mümkün/ Ama sonrası için bir şeyler bilmek  gerek.

Öğrendim ki.../Kendini en iyilerle kıyaslamak değil/Kendini en iyinle kıyaslamak sonuç getirir.

Öğrendim ki.../İnsanların basına ne geldiği değil/O durumda ne yaptıkları önemli.

Öğrendim ki.../Ne kadar küçük dilimlersen dilimle/ Her işin iki yüzü var.

Öğrendim ki.../Olmak istediğim insan olabilmem/ Çok vakit alıyor.

Öğrendim ki.../Karşılık vermek/Düşünmekten çok daha basit.

Öğrendim ki.../Bütün sevdiklerinle iyi ayrılman gerek/Hangisi son görüşme olacak bilemiyorsun.

Öğrendim ki.../"Bittim" dediğin andan itibaren/Pilinin bitmesine daha çok var.

Öğrendim ki.../Sen tepkilerini kontrol edemezsen/Tepkilerin hayatını kontrol eder.

Öğrendim ki.../Kahraman dediğimiz insanlar/ Bir şey yapılması gerektiğinde/ Yapılması gerekeni/Şartlar ne olursa olsun yapanlar.

 Öğrendim ki.../Affetmeyi öğrenmek deneyerek oluyor.

Öğrendim ki.../Bazı insanlar sizi çok seviyor/Ama bunu nasıl göstereceğini bilemiyor.

Öğrendim ki.../Ne kadar ilgi ve ihtimam gösterseniz/Bazıları hiç karşılık vermiyor./Bu durumda yapılacak iş onu, kendine bırakmaktır.

Öğrendim ki.../Para ucuz bir basari.

Öğrendim ki.../En iyi arkadaşla  sıkıcı  an olmaz.

Öğrendim ki.../Düştüğün anda seni tekmeleyeceğini düşündüklerinden/Bazıları kaldırmak için elini uzatabilir.

Öğrendim ki.../İki insan ayni şeye bakıp/Tamamen farklı şeyler görebilir.

Öğrendim ki.../Aşık olmanın ve aşkı yasamanın çok çeşidi vardır.

Öğrendim ki.../Her şartta kendisiyle dürüst kalanlar/Daha uzun yol yürüyor.

Av. Bilge Balta, 20.2.2006

X

12

“HAŞLANMIŞ TAVUK, IZGARA KÖFTE YEYİNİZ!” DİYOR

NEYLE, NERDEN ALIP YEYECEK ONU SÖYLEMİYOR

 

Vatandaş; ekmeği, zeytini zor buluyor; Bakanlık öğretmenlere: “Öğrencilerinize, ızgara köfte, haşlanmış tavuk, ceviz, fındık yeyin, meyve suyu içirin…” diyor. Oysa vatandaşın çoğunun çocuğu okula aç gidip geliyor…

 Önce aşağıdaki haberi okuyalım. Bir güzel kafayı bulalım. Öyle ya kafa bulunmaz yalnız rakıyla, şarapla. İnsanın başı döner, karşılaşınca böyle olaylarla…

İşte haber, okuyan ne der?

“İlköğretim okulu öğretmenlerine mektup gönderen bakanlık, öğrencilerin sağlıklı beslenmesi için neler yemeleri gerektiğini bildirdi. Ancak gönderilen yemek listesi lüks lokanta menusunu andırıyor.

İŞTE LİSTE: Peynir, haşlanmış yu­murta, ızgara köfte ve haşlanmış tavuk gibi protein grubu.. Mevsimine uygun taze meyve veya sıkılmış meyve suyu, süt veya ayran. Ceviz, fındık, ev yapımı tost veya poğaça.”

Kaç ailenin çocuğu beslenme çantasına bunları koyabiliyor? Bakan ya da Bakanlıkta çalışanlar niçin bunu bilmiyor?  

Şimdi biraz nefes alalım,. Şu karikatüre bakalım. Lüks bir lokantaya giren bay-bayan, öğrenci menüsü istiyor garsondan.  “Bu menü bizi açmadı zayıf geldi. Siz en iyisi bize öğrenci menüsü getirin. “ diyor. 15.2.2006, VATAN…

Burada biraz duralım, aynı gün bir başka gazetede çıkan şu haberi okuyalım.

“VATANDAŞ AÇ!

Devletin resmi makamlarına göre, fakr-u zaruret içinde yaşayanların sayısı çığ gibi arttı. Her dört kişiden birinin cebinde bir kuruş yok.

18 milyon kişi; ayağı çıplak, başı kabak geziyor.

25 milyon kişi her gece yarı aç yarı tok yatağa giriyor.

10 milyon kişi çalışmasına rağmen perişan oluyor. “YENİÇAĞ. 15 Şubat 2006” (Aynı haber Vatan’da ve diğer bütün gazetelerde de var…)

Anı gün Türkiye İstatistik Kurumu’nun araştırmasına göre 1 milyona yakın kişinin eline ayda 182.000.000 lira geçiyor. Buna da açlık sınırı deniyor.

18 milyon vatandaşımızın eline ise ayda 429.000.000 lira geçiyor; bunlara da yoksulluk sınırında yaşayanlar deniyor.

Bu arada yapılan nüfusumuza göre çalıştığı halde yoksul olarak yaşayanların  oranı yüzde 13.66 imiş;  ki bu da  10 milyon ediyor. Böylece açlık, yoksulluk, perişanlık sınırında yaşayanların sayısı 30 milyonu buluyor.

Bu veriler devletin resmi verileridir. Bir de sendikaların saptaması var kii; bunlara göre ayda eline 500 milyon geçmeyen aile açlık sınırında; eline 1 milyar lira geçmeyen aile ise yoksulluk sınırında yaşıyor.

Gerçek bu iken bizim Bakanlık öğretmenlere genelge göndererek “öğrencilerinize, ızgara köfte, haşlanmış tavuk, ceviz, fındık yedirin, meyve suyu içirin…” diyor.

Tam Fransız İhtilalinde Kraliçenin saray önünde gösteri yapan ihtilalcilere “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler!” demesi gibi…

Bakanlığımız bürokratları böyle bir genelgeyi Bakandan habersiz yayınlayabilir mi? Demek ki Bakan da, Bakanlık da halkımızın üçte birinin açlık ve yoksulluk sınırında çırpındığını bilmiyor. Herkesi kendileri gibi: IZGARA KÖFTE, HAŞLANMIŞ TAVUK, CEVİZ, FINDIK YEYEREK, MEYVE SUYU İÇER” sanıyor… Bu da beni çıldırtıyor.

Av. Bilge Balta, 21.2.2006

X

13

TUZ KOKMAK ÜZEREDİR.

YARGIÇLARA, SAVCILARA

EN AZ MİLLETVEKİLLERİNİN ALDIKLARI KADAR

MAAŞ VERİLMELİDİR.

 

Her meslekte çürük yumurtalar vardır. Öncelikle çürük yumurtalar ayıklanmalıdır. Mesleğin yüz karası olmayanlar ise çoğunluktadır.

Bunun için de kamu görevi görenler kimseye muhtaç edilmemelidir. Kamu görevlilerine kimseye muhtaç olmayacak kadar maaş-ücret verilmelidir.

Büyük şehirlerde, gecekondu bölgesinde bile, bir evin aylığı 350-400 YTL’dir. Eline 600 – 800 YTL geçen nasıl, neyle geçinir?..

Bu durum zamanın Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a aktarılmıştır. Cumhurbaşkanımız: “Merak etmeyin, benim memurum işini bilir!” deyerek topu taca atmıştır.

Bu arada ilginç bir olay daha yaşanmıştır. Turgut Özal’ın Bakanı Hasan Celal Güzel, kendisine ve diğer bakanlara önerilen rüşveti Turgut Özal’a bildirmiştir. Turgut Özal, gayet pişkindir. Bakanına: “Çaktırmadan diğerleri gibi sen de ye!” demiştir.

Turgut Özal kapitalist düzenin nasıl yaşayacağını biliyordu. Kapitalist düzen; banka hortumlama,  her konuda; mafya, komisyon, rüşvet, vurgun, soygun, demekti. Çünkü kapitalist düzen böyle işlerdi. Hangi iktidar bunların tekerine taş koymak isterse; Küt! İktidardan düşerdi.

Kapitalist düzen kıran kırana bir kurtlar sofrasıdır. Altta kalanın canı çıkmalıdır.

Bu girişten sonra aşağıdaki haberi okuyabiliriz. Haberi yalan olarak kabul etmeliyiz; ancak haber, konu mankenimiz…

+

HAKİM’LE POLİSİN RÜŞVET PAZARLIĞI

İstanbul Bakırköy 6. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, komisyoncu polisle pazarlık yaptı, Euro alıp sanıkları bıraktı. İşte müfettişlerin kaydettiği o pazarlık:

P. Abi bizim bir iş vardı ya?

H. Şimdi ben halletmeye çalışayım, yeni yasa değişikliğini bahane edip…

P. Tamam abi, beraat.

H. Tamam, vallahi sıkıntılı oldu ama bıraktırdık.

P. Çıktı, hayırlısıyla.

H. USA dolar veya Euro yap da işimi görsün.

P. Öğrenip dönerim

H. Biraz sıkıntılı haldeyim, 5 euro (5 bin Euro) yap.

P. Rakamı söyledim.

H. Euro olsun… (17 Şubat 2006. Halka ve Olaylara Tercüman. Yeşim Eraslan haberi. Devamı. Sayfa 11’de…)

+

Ben de hukukçuyum. Rüşvete tenezzül etmeyen çok yargıçlar gördüm.

Turgut Özal zamanında, Ankara Yenimahalle Ağır Ceza Mahkemesi üyelerinden bir Eyüp bey vardı. Elinde sefer tası ile her gün işe gelirdi. Yemek saatinde odasına çekilir, sefer tasını açar, hanım ne koymuşsa sefertasına, onu yerdi. Bu da beni imrendirirdi.

Değerli hukukçu hem şehrimiz eski Yargıtay Başkanı Mehmet Uygun; devlet ve hükümet büyüklerinin yüzlerine: “Yargıçları vicdanı ile cüzdanı arasında bırakmayın. Yeterli ücreti verin yargıçlara, savcılara, namerde muhtaç etmeyin!” demişti. Böylece tuzun kokmak üzere olduğuna dikkat çekmişti.

Tuzun kokması meselesine gelince. İncil’de geçer bu mesele. İsa Peygamber öğrencilerine: “Siz dünyanın tuzusunuz; fakat tuz tadını kaybederse ne ile tad verilir kendisine. Yaramaz artık dışarı atılıp insanların ayağı altında ezilmekten başka bir işe.”

Her meslekte olduğu gibi yargıçlık ve savcılık mesleğinde çürük yumurtalar olabilir. Çürük yumurtaların yaptıkları camiaya mal edilmemelidir.

Tuz kokmak üzeredir. Yargıçlara, savcılara en az milletvekillerinin aldıkları kadar maaş verilmelidir.

Av. Bilge Balta, 22.2.2006